15. ASLA PES ETME

Sir Winston Churchill çocukluk yıllarında eğitim gördüğü Eton'a geri döndü. Öğrenciler, Eton'un en ünlü mezununun konuşmasını duymak için toplanmışlardı. Churchill bir kelime dahisi, İngilizce dilinin rakipsiz ustası, hazır cevaplıların kralıydı. Tabi ki, hep Parlamento binasının içinde silahsız kimselerle münazara anlamında tartışmalara girerdi. Aptal insanlar yemek davetlerinde ona laf atıp, onu tahrik etmişlerdir ancak yaptıklarından hayatlarının sonlarına kadar pişman kalmışlardır. Ünlü oyun yazarı George Bernard Shaw bile oyunlarından birinin açılış gecesinde Churchill'e iğneli bir davetiye göndermiş ve şöyle demişti: "Sevgili Başbakanım, size yeni oyunumun açılış gecesi için iki tane bilet gönderiyorum. Biri sizin, diğeri de bir arkadaşınız için…eğer varsa."

Churchill hiç vakit kaybetmeden bir cevap gönderdi: "Sevgili Bay Shaw. Davetiniz ve bonkör hediyeniz için teşekkür ederim. Ancak ne yazık ki, programım oyunun açılış gecesinde orada bulunmamı engelliyor. Fakat ikinci gece mutlaka katılacağım…tabi eğer ikinci bir gece olursa."

Churchill Eton'a geri dönene kalar, konuşmacı olarak ünü her İngiliz öğrenci tarafından duyulmuştu. Bu büyük adamın hitabını dinleyecekleri an çok yaklaşmıştı. Churchill kürsüye yaklaşırken topluluk susturuldu. Kürsüyü sıkıca tutup, çenesini bir buldog sertliğiyle açarak şöyle dedi: "Asla, asla, asla…pes etmeyin!" Ve sonra yerine oturdu.

Tek bir cümleyle tüm dinleyenlerini şok etmişti. Kaç genç adamın gizli düşüncelerindeki bir kriz sırasında, savaşmak ya da kaçmak arasında kaldığı o korkulu anda bu sözleri hatırlamış olabileceğini insan merak etmeden geçemiyor.

Asla pes etme. Kutsal Yasa'da tekrar ve tekrar verilen mesajdır bu. Kurtuluşumuzun yazarı ve tamamlayıcısı olan İsa'yı bir düşünün. İsa, başladığı şeyi bitirir. Şeytan'ı sadece bir süre boyunca yenmedi. Verdiği savaşta düşmanını sonsuza kadar kitledi.

İsa'nın ağızından çıkmış olan en önemli sözlerden biri çarmıh üzerinde söylenmiştir. Ölüm ıstırabının en şiddetli acılarını çektiği sırada İsa şöyle dedi, "Tamamlandı." İşte o an İsa yaşamı bıraktı. Görevi tamamlandığında. Önce değil. O ana dek değil. Görev tamamlanmalıydı.

İsa şöyle dedi, "Sabanı tutup da geriye bakan, Tanrı'nın Egemenliğine layık değildir" (Luka 9:62). İsa'nın gözleri ileriye kilitlenmişti. Yüzünü Kudüs'e dönmüştü. Lut'un karısı geri dönüp bakmış, ve tuz olmuştu. İsa ileriye baktı, ve dünyanın kurtuluşunu sağladı.

Pavlus bunu şöyle dile getirdi: "Kardeşler, ben kendimi henüz bunu kazanmış saymıyorum. Ancak şunu yapıyorum: geride kalan her şeyi unutup ileride olanlara uzanarak, Tanrı'nın Mesih İsa aracılığıyla yaptığı göksel çağrıda öngörülen ödülü kazanmak için hedefe doğru koşuyorum" (Filipililer 3:13-14).

Bizler, göksel çağrımıza doğru koşmaya çağrıldık. Koşmak, güç sarfetmektir. Elçi Pavlus bizleri efor sarfetmeye çağırıyor. Doğruluğun ardınca gitmek, bir atlı işi değildir. Kutsallaşma için basit bir yol yoktur. Kararlılık önemlidir. Çaba önemlidir.

HEM PASİF HEM AKTİF

Kutsallaşma öğretisindeki en büyük bozulmalardan birisi sessizlik inancında görülebilir. Geleneksel olarak, sessizlik, tanrısal aktiviteyi ve insansal pasifliği vurgulayan bir nevi ruhsal pasifliktir. Sessizliğin popüler sloganı şudur, "Bırak Tanrı yapsın." Bu slogan eğer bizlere ruhsal gelişmemizin sadece kendi çabalarımızla gerçekleşmeyeceğini hatırlamak için düşünülmüş ise faydalıdır. Kişisel reformasyon eğer Tanrı'nın lütfuna dayanmıyor ise, boşa zaman harcamaktır. Bu bağlılık ya da dayanma "Bırak Tanrı yapsın" yerine daha iyi olarak şu şekilde ifade edilebilir, "Bekle ve Tanrı'ya güven."

Kutsallaşmak çabayı içerir. Elçi, Hıristiyan kişiyi gayretli bir yaşama teşvik etmektedir:

Saygı ve korkuyla kurtuluşunuzu sonuca götürmek için daha çok gayret edin. Çünkü kendisini hoşnut eden şeyi hem istemeniz, hem de yapmanız için sizde etkin olan Tanrı'dır. Filipililer 2:12-13

Kutsallaşma işbirliğiyle olacak bir şeydir. Bu işin içinde iki ortak bulunur. Ben çabalamalıyım, ve Tanrı da üzerine düşeni yapacak. "Tanrı kendine yardım edenlere yardım eder" şeklindeki abartılı Kutsal Kitap görüşünün eğer doğru her hangi bir tarafı varsa, o da bu noktada belirir. Bizler oturup, her şeyi Tanrının yapmasını seğretmeye çağrılmadık. Bizler çalışmaya, sıkı çalışmaya çağrıldık. Bir şey üzerinde saygı ve korkuyla çalışmak, adanmış ve vicdanlı bir çabayla işlemektir. Özenle ve sonuç için doğru bir endişeyle çalışmaktır.

Çocukken bahçemizde nasıl çalıştığımı hatırlıyorum. Ailemizin bahçesinde olduğu kadar komşularımızın bahçesinde de çalışırdım. Bu işlere çok farklı bir tavırla yaklaştığımı çok iyi hatırlıyorum. Evde çalıştığımda tek umrumda olan işi hemen bitirip, oyun oynamaktı. Ağaçların etrafını ya da kaldırım kenarlarındaki çimleri ya hiç biçmezdim ya da baştan sağma biçerdim.

Komşuların bahçelerinde çalışmak farklıydı. Burada para alıyordum. Yaptığım iş değerlendiriliyordu. Daha çok çabaladım. Detaylara daha önem verdim. Sarfettiğim eforda korku ve saygı vardı.

Büyüdüğümde halen bahçe işi yapmak zorundaydım. Detaylara gösterdiğim özen daha da derinleşti. Artık sahiplenmeyi tatmıştım. Üzerinde çalıştığım benim bahçemdi. Ağaçların etrafını biçmem için kimse bana para vermiyordu. Kimse beni değerlendirmek için omzumun üstünden bana bakmıyordu. Ama orası benim bahçemdi. İyi gözükmesini istedim. Sonuçlar benim için önemliydi. (Ama yine de oyun oynamak için sabırsızlanıyordum!)

Çok geçmeden, oğlumun bana yardım etmesini istediğimde biraz sinirlenmiştim. Ağaçların etrafını biçmeyi pek de umursamadığını farkettim. Çim biçme makinasını çok hızlı kullanıyordu. Çabucak kesip bitiriyordu. Pek fazla korkusu, pek fazla saygısı yoktu. Programında bir basketbol maçı vardı. Kendi kendime düşündüm, Bahçemizden hiç mi gurur duymuyor? Sonra, babaların günahlarının üçüncü nesile kadar geçtiğini farkettim. Bu babasının bir benzeri değil, babasının ta kendisiydi. Kendi bahçesi olduğunda ağaçların etrafını biçip biçmeyeceğini merak ediyorum. Zannediyorum yapacak çünkü o da herkes gibi sonucun önemli olduğunu görünce gereken çabayı gösterecek.

Eğer Tanrı'yı hoşnut etmek için yaşıyorsak, göstereceğimiz çabanın ne denli önemli olduğunu kendimize daima hatırlatmalıyız. Kurtuluşumuz, yeniden doğduğumuzda sona ermiyor. Evet, yenileme işini Ruh kendi başına gerçekleştirir. Yenileme tek kişi tarafından yapılır, iki değil. Ben burada, Ruh canımı yenileme işini yaparken sessizim, pasifim. Ama iş bundan sonra başlıyor. Kurtuluşumu sonuca götürmeliyim. Hedefe doğru koşmalıyım. Ruh daima bize yardım etse de, bizler kurtuluşumuzu sonuca götürmeliyiz.

EGEMENLİĞİN ZORLU KİŞİLERİ

İsa bir keresinde Kutsal Kitabı okuyanları yüzyıllar boyu şaşkına çeviren bir söz söylemiştir:

Vaftizci Yahya'nın ortaya çıktığı günden bu yana Göklerin Egemenliği zorlanıyor, zorlu kişiler onu ele geçirmeye çalışıyor. Matta 11:12

İsa ne demek istedi? Göklerin Egemenliği nasıl zorlanır? İlk bakışta sanki insanlar cennetin kapılarını zorlayıp, bir çeşit güç oyunuyla onu ele geçirebileceklermiş anlamı çıkmaktadır buradan. Cennete layık olmayan kişilerin kuvvet kullanarak göklerin egemenliğini ordu gücüyle işgal edebilecekleri söyleniyormuş gibi geliyor. Fakat bu yorum, Kutsal Kitabın Tanrı'nın krallığı hakkında öğrettiği her şeye büyük zarar vermektedir. Tanrı, bunu hakketmeyen bir kişinin Kendi huzuruna çıkmasını engelleyemeyecek kadar güçsüz değildir. Hiçbir insan, sadece kendi gücüyle Baba'ya gelemez. Tanrı'nın kalesi hırsızlara ve soygunculara karşı korumasız değildir. Tanrısız kişi göksel Kudüs'ü işgal edebilir ancak Siyon'u teslim olmaya asla zorlayamaz.

Hayır, bence Jonathan Edwards bu ayetin yeni inanlıların büyük bir tutkuyla Tanrının Egemenliğini arzuladıklarınından bahsettiği görüşünde olduğunu söylediğinde doğru olduğunu düşünüyorum. Ruh tarafından uyandırılanların göklerin egemenliğe doğru koşkarken sahip oldukları tutkuyu tarif etmektedir. Vaftizci Yahya'nın yaklaşmakta olan egemenliği duyurmasıyla İsrail'de büyük bir uyanış başladı. İnsanlar Yahya'nın hazırlık niteliği taşıyan vaftizini almak için Şeria nehrine akın ediyordu.

İsa bu duyuruyu bir adım ileriye götürdü. Yahya, "Göklerin Egemenliği yaklaşmıştır" (Matta 3:2) dediğinde, İsa aynı egemenliğin geldiğini ilan etmiştir (Luka 17:21). İsa'nın ortaya çıkmasıyla, egemenliğin kralı görünmüştür. Bu ise daha önce eşi benzeri görülmemiş ulusal bir tövbeyi başlatmıştır. Uyananlar, Mesih'I kucaklamaya koştular. Tövbekar günahkar, kralını kucaklamak için elinden gelen herşeyi yapar. Yeni uyanmış kişinin tutkusu ve heyecanı kuvvetlidir. Fiziksel anlamda kötü olarak zorlu değildir ancak yoğunluğu ve aniliği açısından zorludur.

Bu yoğunluk, krallığı zorlamayı gerektirir. Kişinin gözlerini kararlı bir şekilde hedefe kilitlemesi demektir. Aslında, savaşlardan da buna bir örnek verilebilir. Etrafı duvarlarla çevrilmiş bir şehrin kapıları açıldığında zaferli kişiler kapıları itmekte tereddüt etmezler. Hiçbir asker o zafer anında tembelliğe ya da yorgunluğa teslim olmaz.

Krallığı zorlayanlar orada yaşayacak olanlardır. Pes etme lüksüne sahip değiliz. Kutsallaşma işinden emekli olamayız. Göklerin Egemenliğinde pansiyon diye birşey yoktur. Sona kadar dayanmaya çağrıldık. Kendimizi Tanrı'ya adıyorsak, kendimizi hayat boyu hizmete adıyoruz demektir. "Full-time Hıristiyan Hizmeti" terimi sadece pastörler ya da misyonerler için değil, herkes için geçerlidir.

İbraniler Mektubu'nun yazarı, Hıristiyan yaşamını ölüme kadar gidebilecek bir savaş olarak tanımlar.

İşte bizi çevreleyen bu denli büyük bir tanıklar kalabalığı olduğuna göre, biz de her yükü ve bizi kolayca kuşatan günahı üzerimizden sıyırıp atarak önümüze konan yarışı sabırla koşalım. Gözümüzü, imanımızın öncüsü ve tamamlayıcısı İsa'ya dikelim. O, kendisini bekleyen sevinç uğruna utancı hiçe sayıp çarmıhta ölüme katlandı ve Tanrı'nın tahtının sağında oturdu….Günaha karşı verdiğiniz mücadelede henüz kanınızı akıtana dek dayanmak zorunda kalmış değilsiniz. İbraniler 12:1-2, 4

Bizleri tutsak etmiş günahları yenmeye çalıştığımızda çok çabuk sinirleniriz ve kolayca yeniliriz. Tek bir damla bardağı taşırır. Kan akıncaya dek direnmeden hemen teslim oluruz.

Tekrarlanan başarısızlıklar özgüveni teşvik etmede pek az yararlıdırlar. İşte bu nedenle geçmişteki şeyleri unutmamız söylenir. Başarısızlıklarımızı unutmalıyız. Yenilgi içinde yuvarlanmamalıyız. Hedefe doğru koşmalıyız. Asla, asla, asla pes etmemeliyiz. Hedefimiz basit bir şey değildir. Uğruna savaşmaya değer. Saygı ve korkuya değer. Çünkü Mesih'in göksel çağrısıdır o. Aslında en yüce çağrıdır o. Bir golf turnuvasını kazanmak için gereken çabadan daha çok çaba gerektirir ve buna layıktır. Ağaçların etrafını kesmekten sonsuz derecede daha önemlidir. İsa'nın çağrısıdır o. Her damla kana, tere ve gözyaşına değer.

Yine, İbraniler'in yazarının sözleri çok çarpıcıdır:

Terbiye edilmek önceleri hiç tatlı gelmez, acı gelir. Ama bu, böyle eğitilenler için daha sonra esenlik veren doğruluğu üretir. Bunun için sarkık ellerinizi kaldırın, bükük dizlerinizi doğrultun, ayaklarınız için düz yollar yapın ki, kötürüm olan yoldan sapmasın, tersine şifa bulsun. İbraniler 12:11-13

İbraniler'in yazarı yukarıdaki sözlerinde, daha önce belirttiği bir noktayı açıklamaktaydı.

Oğullara söylenir gibi size verilen şu öğüdü de unuttunuz: "Oğlum, Rab'bin terbiye edişini hafife alma, Rab seni azarlayınca cesaretini yitirme. Çünkü O, sevdiğini terbiye eder, oğulluğa kabul ettiği herkesi cezalandırır." İbraniler 12:5-6

İbraniler, bizlerin öksüz olmadığımızı ama oğullar olduğumuzu açıkça belirtmektedir. Babamız bizleri yanlızca sevdiği için cezanlandırıyor. Bazı zamanlar üzerimizdeki eli ağırdır. Ama bu demek değil ki bize sert davranır. Fakat O'nun Tanrısal cezalandırma dokunuşunun ağırlığı kolayca bizleri kontrol altına alabilir. Disiplini çok acılı gözükür. İndirilmiş eller ve bükülmüş dizlerle ona cevap veririz. Tanrısal cezalandırmanın karşısında kim zayıf ve bükülmüş dizlerle durmaz ki?

Ancak Tanrı'nın cezalandırması bizleri yok etmek değil, iyileştirmek içindir. Cezalandırma bir süre için acı vericidir. Diz kapaklarımız pek de rahat etmez. Ancak Baba'nın cezalandırmasının amacı eğitmektir. Hepimizin arzuladığı meyveyi, huzur dolu doğruluk meyvesini ortaya çıkarır.

Bu meyve, gösterilen çabaya değer. Mücadeleye değer. Tattığımız cezalandırma, acının öteki tarafındaki meyve ile karşılaştırılamayacak kadar küçüktür.

Ve yine İbraniler'in sözleri:

Sizler, dokunulabilen ve alev alev yanan dağa, karanlığa, koyu karanlık ve kasırgaya, gürleyen çağrı borusuna ve Tanrısal sözleri ileten sese yaklaşmış değilsiniz. O sesi işitenler, kendilerine bir sözcük daha söylenmesin diye yalvardılar. ("Eğer dağa bir hayvan bile dokunsa taşlanacaktır" buyruğuna dayanamadılar. Görüntü öyle korkunçtu ki Musa, "Çok korkuyor ve titriyorum" demişti.) İbraniler 12:18-21

Bizlerin yaşadıkları böyle değildir. Yanan dağlar. Kasırgalar. Koyu karanlık. Gürleyen borular. Bu, Sina Dağı'nda bulunan İsrailoğullarının yaşadıklarıydı. Korku dolu bir zamandı. Tüm bunların daha devam etmemesi için insanları yalvarışta bıraktı. Musa bile son derce korkmuştu. Yazar bu korku dolu anı, bir karşılaştırma yapma amacıyla belirtmektedir:

Oysa sizler Siyon dağına, yaşayan Tanrı'nın kenti olan göksel Kudüs'e, bir bayram şenliği içinde onbinlerce meleğe, adları göklerde yazılmış ilk doğanların topluluğuna yaklaştınız. Herkesin yargıcı olan Tanrı'ya, yetkinliğe erdirilmiş doğru kişilerin ruhlarına, yeni antlaşmanın aracısı olan İsa'ya ve Habil'in kanından daha üstün bir anlam ifade eden serpmelik kana yaklaştınız. İbraniler 12:22-24

Bizler yeni İsrailiz. Bizlerin Çıkış'ı, Mısır'dakinden çok daha yücedir. Musa bizim Aracımız'ın yanında cüce gibi kalır. Dağımız ise Sina değil, ebedi Siyon Dağıdır. Biz cennete girmekteyiz. Sayısız meleklerin arasına girmekteyiz. Tüm kutsalların birlikteliğini tadacağız. Bizlerin üzerine kurban edilmiş tüm kurbanların kanından daha değerli olan Mesih'in kanı serpildi.

İşte bu ebedi ev için dayanmaktayız bizler. Böylesine bir mücadeleyi kim bırakabilir ki? Büyük bir tutkuyla böylesine bir sonun ardınca giden kim diriltilmeyecek ki?

Bu konunun bir sonucu bulunmaktadır:

Böylece sarsılmaz bir egemenliğe kavuştuğumuza göre, minnettar olalım. Öyle ki, Tanrı'yı hoşnut edecek şekilde saygı ve korkuyla tapınalım. Çünkü Tanrımız yakıp tüketen bir ateştir. İbraniler 12:28-29

İşte yakıp tüketen bu ateş için yaşamaktayız bizler. Hoşnut etmeye çalıştığımız O'dur. O'nun için bizler tekrar ve tekrar düştüğümüzde yeniden ayağa kalkarız. O'dur bizim kaderimiz.

R.C.Sproul




* ya da "beden"

[1] ya da "benlik"

[2] İngilizce'de bu ifadelerin hepsinde Türkçe karşılığı "beden" olan "flesh" kelimesi kullanılır.

[3] itiraf

[4] Mesih karşıtı ifadesi İngilizce Kutsal Kitap'ta "Antichrist" olarak çevrilmiştir.

* ya da Doktrin