13. YALANCILIK GÜNAHI

"Bütün insanlar yalancı" der Mezmurlar 116:11. Aynı gerçek, tüm insanlığa yapılan elçisel suçlamada da yankılanmaktadır. Pavlus şöyle diyor: "Her insan yalancı olsa da, Tanrı'nın doğru olduğu bilinmelidir" (Romalılar 3:4).

Yalancılık bizlerin ciddi bir sorunudur. Konuşmalarımız, davranışlarımız ve ilişkilerimizde gerçeği saptırırız. Birbirimize, Tanrı'ya ve kendimize yalan söyleriz. Bu soruna insanlık tarihinin en başlarında rastlarız. Kaydedilmiş ilk yalan, Aden'de yılan tarafından söylenmiştir. İblis Şeytan'a, "Ölmezsin" dediğinde, yalan söylüyordu. Yalan söylemek Şeytan'ın doğasıdır. İsa Şeytan'ı şöyle tanımlar:

Siz babanız İblis'tensiniz ve babanızın arzularını yerine getirmek istiyorsunuz. O başlangıçtan beri katildi. Gerçeğe bağlı kalmadı. Çünkü onda gerçek yoktur. Yalan söylemesi doğaldır. Çünkü o yalancıdır ve yalanın babasıdır.

Yuhanna 8:44

Tanrı ile Şeytan arasındaki çatışma gerçek üzerinde odaklanmıştır. Tanrı, her gerçeğin kaynağıdır; Şeytan ise yalanın babası. Mesih ile Mesih karşıtı arasındaki merkezi olay da gerçek olgusudur. Mesih karşıtını tanımlayan "anti"[4] ön eki "karşısında" ya da "yerinde" anlamına gelebilir. Mesih karşıtı, Mesih'e karşı savaşır. En birinci amacı Mesih'in yerini almaktır. O yalancı bir kopya, gerçeğini sahtesiyle değiştirmek isteyen bir sahtekardır. Mesih karşıtı sahte Mesih'tir. Tek kelimeyle, yalancıdır. Olmadığı birşeymiş gibi davranmaya çalışıyor.

Mesih karşıtı, en büyük ikiyüzlüdür. Büyük bir kandırmaca içindedir. Yalan işaretler ve harikalar yaratır. Onunla ilgili herşey sahtedir. Amacı gerçeği küçültmek, gerçeği gözden uzaklaştırmaktır. Şeytan kendine ışık meleği süsü verdiği gibi Mesih karşıtı da Mesih olarak tanınmaya çalışır.

Mesih karşıtı gücünü, bizlerin gerçeğe ilişkin tavrımızdan alır. Yalanı seven insanlara çekici gelen türden yalanlar üzerine kurar krallığını. İsa'nın bu çarpıcı karşılaştırmasını hatırlayacağız: "Ben gerçeğe tanıklık etmek için doğdum, bunun için dünyaya geldim. Gerçekten yana olan herkes benim sesimi işitir" (Yuhanna 18:37).

Gerçekten yana olmak Mesih'in sesini işitmektir. Mesih, gerçeğin beden almış şeklidir. Karanlık ve ışık, Mesih ve Mesih karşıtı arasındaki savaş, gerçek ile yalan arasındaki savaştır.

Tembellik konusunda Kutsal Kitabın neler dediğine kısaca bakmıştık. Şimdi de aynısını yalancılık için yapalım. Aşağıdakiler, Kutsal Kitabın bu konu üzerinde söylediklerinden kısa alıntılardır:

Rab'bin nefret ettiği altı şey, iğrendiği yedi şey vardır: Gururlu gözler, yalancı dil (Sül. Mes. 6:16-17). Rab yalancı dudaklardan iğrenir, ama gerçeğe uyanlardan hoşnut kalır (Sül. Mes. 12:22). Doğru kişi yalandan nefret eder, kötünün sözleriyse iğrençtir (Sül. Mes. 13:5). Yoksul olmak yalancı olmaktan yeğdir (Sül. Mes. 19:22). Bütün yalancılara gelince, onların yeri, kükürtle yanan ateş gölüdür. İkinci ölüm budur (Esinleme 21:8).

BAŞKALARINA YALAN SÖYLEMEK

Yalan söylediğimizde bunu çoğu zaman başkalarına karşı yaparız. Bir kaç nedenden ötürü yalan söyleriz. Dikkat etmeliyiz ki yalancılık, guru ve tembellik günahlarıyla çok yakından ilişkilidir. Başkalarına yalan söyleriz çünkü gerçeğin sahip olduğumuz ünü zedeleyeceğinden korkarız. Hakkımızdaki gerçeğin başkaları tarafından öğrenileceğini gururumuz kaldıramadığı zaman yalan söyleriz. Cezalandırılmaktan kaçmak, suçumuzu kapamak için yalan söyleriz.

Aynı zamanda tembelliğimizi gizlemek için de yalan söyleriz. En yaygın yalan söyleme çeşilerinden biri ise kopya çekmektir. Yetersiz derecedeki hazırlığımızı örtmek için kopya çekeriz. Bir sınav için yeterince düzenli çalışmamışsak, düzenli bir çalışmanın yerini alacak kopyaya başvururuz. Yakalanmamışsak aldığımız not, anlamsız, yalan bir nottur. Eğer o sınav çok rekabetli bir sınav ise durum gerçekten çok üzücü olur. Çünkü kopya çekmemiz, bir tür hırsızlığa dönüşür çünkü bizim yalan yere kazandığımız başarıdan ötürü diğerleri cezalandırılır.

Bir turnuvada hile yapan bir golfçü, hilekarlığın kurbanı olmuş diğer oyuncuları soymuş olur. Böylece hile yaparak hem gerçeği katletmiş oluruz hem de diğer insanları.

Üniversitedeyken benim de karıştığım bir olayı utançla anlatmak istiyorum. Grekçede son derece zorlanan bir arkadaşım vardı. Her imtahandan önce buluşurduk ve ona hazırlanması için yardım ederdim. Final imtahanına geldiğimiz aşamada zar zor geçebilecek düzeydeydi. Final sırasında professör bizleri kendi "onurumuza" bırakıp, sınıftan çıktı. Pek de onurlu davranmadık.

Arkadaşım yanıma oturuyordu. Sınav ilerledikçe heyecanı arttı. Kağıdıma bakmak için kafasını çevirmeye başladı. Ona yardım ettim. İyi görebilmesi için kağıdımı onun olduğu tarafa doğru kaydırdım. Açıkça bu suça gönüllü olarak ortaklık ediyordum.

Sınav sonuçları professörün odasının kapısında asıldığında iki kişinin notunun yazılmadığı açıkça gözüküyordu. Benim ve arkadaşımın isminin yanında bir yıldız ve bir "professörü gör" şeklinde bir not vardı. Professörün kapısını çalarken kalbin yerinden fırlayacak gibiydi.

Professör beni odasına aldı. Her öğrencinin her soruya verdiği cevabın şemasını çıkarttığını gördüğümde iğrençlik derecesinde şaşırmıştım. Şema, bir kaç soruda iki ama yanlız iki kişinin aynı hataları yaptığını gösteriyordu. Kanıtlar inkar edilmezdi. Professör üzgün bir ifadeyle bana bakıp şöyle dedi, "Tek bir sorum var." "Evet efendim?" diye cevap verdim. "Kağıdındaki cevaplar kendi cevapların mı?" "Evet, ama" diye söze başlayıp durumdaki payımı itiraf ederken sözümü yarıda kesti.

"Duymak istemiyorum" dedi professör. "Bilmek istediğim tek şey, cevaplarının kendinin olup olmadığı?" Tekrar, "evet" dedim ve hemen bana gidebileceğimi söyledi.

Anlamadığım fakat bugüne dek bile halen minnettar olduğum sebeplerden ötürü professör bana hiçbir ceza vermemişti. Merhamet etmişti. Fakat arkadaşım için durum o kadar da iyi değildi. Tüm ders için genel not olarak bir F almıştı. Sonuçlar onun için akademik ve yıkımdı.

Her ikimiz de kopya çektik. Yardımım sadece arkadaşımın paniğine duyduğum acımadan kaynaklanmıştı. Onun başarısı benim için önemliydi çünkü onu ben çalıştırıyordum. Onun için olduğu kadar kendim için de kopya çekiyordum. Her iki açıdan da ikimiz de yalan söylemiştik. O günden itibaren ne şekilde olursa olsun imtahanlarda kopya çekmemeye karar verdim.

Kopya çekme ayartmalarına karşı da hassaslaşmıştım. Daha sonraları bir kilisede gençlik grubunun sorumluluğunu üstlenmiştim. Sınıfımda yaklaşık otuz kişi vardı. Bir keresinde onlara şöyle dedim, "Tamam herkes dürüstçe söylesin. Sınavlarda kaçınız hiç kopya çekti?"

Aldığım yanıt beni şok etmişti. Odadaki her el kalkmıştı. Hepsinin yapmış olduğu mu yoksa bunu itiraf etmedeki istekliliklerinin mi beni daha çok şok ettiğini hatırlamıyorum.

Daha sonra neden kopya çektikleri konusunda uzun bir konuşmaya başladık. Verdikleri cevaplar arasında: "Ailem iyi notlar almam için bana çok baskı yapıyorlar,…" "Diğer herkes kopya çekiyor, ancak böyle onlarla yarışabiliyorum." "Aptal gözükmek istemiyorum." "Sınavlar adil değil."

Konuşarak sorunu çözümledik. Grup olarak, alışkanlıklarımızı değiştirmeye karar verdik. Bir dönem boyunca her hafta onlara şöyle sordum: "Bu hafta kopya çektiniz mi?" Bazıları kopyayı hemen bırakmıştı. Fakat bazıları ise çok derin bir mücadele içindelerdi. Aralarında yeni bir dayanışma doğmuştu ve birbirlerini dürüst olmaya teşvik ediyorlardı.

Diğerlerine söylediğimiz yalanların tümü gurur ve tembelliğimizle ilişkili değildir. Bazıları haksız kazanç arzumuzla ilgilidir. Satıcılar, örneğin, normal şartlarda doğruyu söylemelerinin beklendiğini unuturlar. Örneğin, bir iş anlaşmasında alıcıya gerçek söylenmelidir. Satıcılar bir tür "Alan dikkat etsin" mentalitesi arkasına saklanamaz. Eğer arabamın bir yerinde sorun varsa, arabamı satarken bu problemi tüm açıklığıyla ortaya koymalıyım. Satılan şeyi bilerek olduğundan farklı gösterip, satmak sahtekarlıktır. Alıcıya gerçeğin söylenmesi gerekir.

Amerika'da daha yeni çıkan bir yasayla kiracılıkta ve reklamcılıkta doğruluk şart kaşuldu. Kiralayan kişilerin artık ek masrafları gizleyeme hakkı olmayacak. Reklam verenler ise artık ürünleri hakkında gerçek dışı tanıtım yaptıklarında suçlu olacaklar. Kiralarken, reklam yaparken ya da satarken yalan söylemek hiç de küçük çapta olmayan bir hırsızlığa karışmak demektir.

BAŞKALARI HAKKINDA YALAN SÖYLEMEK

Başkalarına yalan söylemek başka birşey, başkaları hakkında yalan söylemek ise çok başka bir şeydir. Burada işin içinde iftira vardır. Başkaları hakkında yalan söylemek onların büyük zarar görmesine sebep olmaktır. İblis'in kendisi iftiranın ustasıdır. Öğrencilerini dedikodu yapmaya, arkadan konuşmaya ve iftira atmaya teşvik eder. Bir insanın iyi ismini çalmak, sahip olduğu bir şeyi çalmaktan daha zarar verici olabilir.

Tanrı, diğerlerine karşı yalan söylemek ve iftira atmak konusuna öylesine önem vermektedir ki, On Emir'de buna da bir yer vermiştir: "Komuşuna karşı yalan şehadet etmeyeceksin" (Çıkış 20:16).

Bu yasak, sadece bir kişiyi mahkemede yalan yere suçlamaktan daha fazlasını kapsamaktadır. Gerçeği ve yanlızca gerçeği söyleme sorumluluğu İsrail'de ciddiye alınırdı. Bir mahkemede yalan söylendiği ortaya çıktığı taktirde bunun cezası ölüme kadar uzanabiliyordu.

Mahkemeler görgü tanıkların doğru söylediğinden emin olamazlarsa, bir ülkede adalet sağlanamaz. Ancak daha güncel düzeyde, başkasına zarar verici iftira şeklini alabilir. "İftira etmek" kelimesinin anlamını ve etkisini kısaca inceleyelim. Birisine iftira atmak, o kişi hakkında yalan şeyler, o kişiyi inciten yalanlar söylemektir. İftira atmak, haksız yere suçlamaktır. Her birimiz iftiranın verdiği acıyı tatmışızdır. İşlemekten suçlu olduğumuz günahların acısını çekmek başka bir şey, yapmadığımız bir şey için cezalandırılmak çok daha başka bir şeydir. Yalan yere suçlanmanın verdiği acıdan kimse hoşlanmaz.

İsa, tüm hizmeti boyunca iftiranın kurbanıydı. Ölüm ıstırabında iken bile sözlü aşağılanmaya maruz kalmıştı. Çarmıha gerildiğinde onunla birlikte idam edilen iki hırsızın yaptığı tartışmanın konusu olmuştu. "Çarmıhta asılı duran suçlulardan biri O'na, 'Sen Mesih değil misin? Haydi, kendini de bizi de kurtar!' diye küfür etti" (Luka 23:39).

İsa, gerçektende Mesih'ti. Bu konuda hiçbir soru işareti, hiçbir "eğer" yoktu. Burada Kendisine karşı, O'nu aşağılamak için yapılan suçlama ilginç bir şekilde gerçekti. Birinci hırsızın aşağılaması İsa'ya iftira atmak amacıylaydı. İkincisinin verdiği yanıt ise dikkate değer:

"Ne var ki, öbür suçlu onu azarladı. " 'Sende Tanrı korkusu da mı yok?' diye karşılık verdi. 'Sen de aynı cezayı çekiyorsun. Nitekim biz haklı olarak cezalandırılıyor, yaptıklarımızın karşılığını alıyoruz. Oysa bu adam hiçbir kötülük yapmamıştır." Luka 23:40-41

Burada, ikinci hırsız kendisine verilen cezanın adil olduğunu kabul etmiştir. Suçlu olduğu şeylerden ötürü çarmıha geriliyordu. Diğer hırsız da suçluydu. Adil olanı, hakkettiklerini alıyorlardı. Ancak İsa, kendisine yapılan suçlamalar karşısında masumdu. Yalan yere suçlanmanın kurbanıydı. Kurtuluş tarihinin merkez noktası Çarmıh, tanrısal kefaret açısından, kurluşun en kritik anıydı. Ancak insansal açıdan, gelmiş geçmiş en vahşi adaletsizlik örneğiydi. İnsanlık tarihinin en büyük ifitirasıydı. Roma adaleti, masum olan Tanrı Oğlu'nu ölüme layık görmüştü. Yahudiler, Tanrı'nın seçilmiş halkı, Mesih'i bekleyen o insanlar, suçsuz bir adamı Romalılar'a teslim etmişlerdi.

İkinci hırsız buna rağmen herşeyi düzeltmiştir. "Bu adam hiçbir kötülük yapmamıştır." Bu sözlerle hırsız, Roma temsilcisi Pilatus'un yargısını tekrarlamaktaydı, "O'nda hiçbir suç bulmadım" (Luka 23:14). Ancak bu sözleriyle İsa'yı aklamasına rağmen Pilatus, öfkeli kalabalığa teslim olarak iftira dolu suçlamaların cezalarının uygulanmasına izin verdi. Adaletin Romalı bekçisi olan Piltus, öfkeli bir çeteyi memnun etmek için adaletin yüzüne tükürmüştür.

İkinci hırsız ne kadar günahlı yaşamış olsa da, son nefesini gerçek için savaşmaya harcadı. Dudaklarında adalet tanıklığı ve merhamet için yakarışla ölmüştü: "Ey İsa, kendi egemenliğine girdiğinde beni an" (Luka 23:42).

İsa, güvenilirliğinin böylesine bir adam tarafından savunulduğunu duyduğunda açıkça etkilenmişti. Hırsıza, lütuf vaadiyle cevap vermekte geç kalmadı: "Sana doğrusunu söyleyeyim, sen bugün benimle birlikte cennette olacaksın" (luka 23:43).

Hırsızın halen İsa'yla birlikte cennette olduğuna inanıyorum. Ancak Şeytan orada değil. Mesih'in egemenliğinde iftiraya yer yoktur.

İftiranın, zarar verici bir yalan olduğu görüşündeyim çünkü iftira, Şeytanın Tanrı halkına karşı savaşmada kullandığı en baş silahlardan biridir. Bir kişiye iftira atmak, o kişinin ününe zarar vermektir. Ünümüz, "iyi ismimiz" bizlerin hayatları için çok önemlidir. Hayat kötü bir ün olmaksızın yaşanmak için bile yeterince zordur.

İYİ BİR AMAÇ UĞRUNA YALAN SÖYLEMEK

Yakup, kardeşi Esav'ın evlatlık hakkını çalarak haksız yere kardeşinin yerini alan bir kişiydi. Bu hırsızlık, kandırma yoluyla gerçekleşti. İshak yaşlandığında ve gözleri artık göremez hale geldiğinde Yakup, oğlak derisinden yapılan giysileri giyerek kendisini kıllı kardeşi Esav gibi gösterdi ve kendisini bereketlemesi için babası İshakı kandırdı. Tüm bunlar İshak'ın karısı Rebeka'nın yardımıyla gerçekleşti. Yalanın Anasıydı o:

Ve şimdi, oğlum, sana emrettiğime göre sözümü dinle. Şimdi sürüye git, ve oradan bana keçilerden iki iyi oğlak al; ve onları baban için sevdiği gibi lezzetli yemek yapacağım; ve yemesi için babana götüreceksin, ta ki, o, ölümünden önce seni mubarek kılsın. Tekvin 27:8-10

Rebeka'nın Tanrı'nın iradesini gerçekleştirdiği savunulabilir. Tanrı, büyüğünün küçüğüne kulluk edeceğini söylemişti. Yakup, bir vaat çocuğuydu. Rebeka sadece Tanrı'nın kadir iradesinin kararlaştırdığı şeyin gerçekleştiğinden emin olmak istiyordu.

Fakat Tanrı, Kendi kutsal iradesini gerçekleştirmek için insanların günah işlemelerini gerektirmez. Günah üzerinde kadirdir fakat günahın yazarı değildir. İradesini Yahuda aracılığıyla gerçekleştirdi ancak bunu yapmış olması Yahuda'yı günahından özgür kılmadı. Yusuf'un kardeşleri örneğinde olduğu gibi, onlar planlarını kötü amaçla yapmışlardı fakat Tanrı onu iyilik için kullandı. Bu nedenle Rebeka halen günahından sorumludur. Bu kadının günahı sonsuz bir acılık, Esav ve Yakub'un soyları arasında bitmek tükenmek bilmeyen bir nefret uyandırmıştır. Bugün Filistin'deki kanlı düşmanlığın bir bölümününün bu kadının ahlaksız yalanından kaynaklandığını bile söyleyebiliriz.

Peki fahişe Rahav'ın yalanına ne demeli? İbraniler 11'de Rahav kahramanlar kitabına geçmiştir:

Fahişe Rahav, imanı sayesinde casusları dostça karşıladığı için imansızlarla birlikte öldürülmedi. İbraniler 11:31

Yeşu 2. Bölümde Rahav'ın casusların ardından gelen adamları nasıl kandırdığını okumaktayız:

Ve kadın iki adamı aldı, ve onları gizledi; ve dedi: Evet, bana o adamlar geldiler, fakat nereden olduklarını bilmiyordum; ve vaki oldu ki, karanlık basınca kapılar kapanmak üzre iken o adamlar çıktılar, o adamlar nereye gittiler bilmiyorum; hemen arkalarından kovalayın. Yeşu 2:4-5

Bu düpedüz bir yalanın kaydıdır. Öyleyse tartışılması gereken konu şudur: Rahav, yalanı yüzünden ya da yalanına rağmen mi Tanrı tarafından mubarek kılındı? Bazıları yalanına rağmen mubarek kılındığını savunarak Rahav'ı Rebeka'yla aynı kategoriye koyarlar. Bu görüş, yalan söylemenin her zaman yanlış olduğunu savunur.

Diğer taraftan ise gerçeğin söylenmesi şart olduğunda gerçeği söylemek gibi bir prensip bulunmaktadır. Bu görüş ise, gerçeğin söylenmesinin her zaman şart olmadığını söyler.

Bir örnek vereyim. Hollanda'da yaşadığım yıllarda İkinci Dünya Savaşı sırasında beş yıl boyunca Nazi yönetimi altında yaşayan bir kadının evinde kaldım. O zamanlar Nazi mücadelesi için yapılan projelerde ve kamplarda çalışmak üzere Hollandalı erkek çocuklarını yakalayıp buralara göndermek Almanların politikasıydı. Bu kadın küçük oğlunu saklamak için parkelerin altında bir yer kazadı. Bu küçük bölmeye havalandırma sistemi kurdu ve yiyecek depoladı.

Bir gün Naziler bu kadının bulunduğu köyü ararlarken kadın oğlunu bu bölmeye sakladı. Kapıyı bile çalmadan Naziler silahlarıyla eve girdiler. Yatak odasına gidip oğlan kıyafetleri bulmak için dolapları aradılar. Sıcak olup olmadığı görmek için yatakları kontrol ettiler. Sonunda oturma odasına geri dönüp, tam olarak çocuğun saklandığı bölmenin üzerinde durdular. Askerlerden biri kadına şöyle dedi: "Burada bir erkek çocuğu saklıyor musun?"

Bu kadının ahlaki sorumluluğu nedir? "Evet, yerin altında bir tane var" mı demeliydi? Zannetmiyorum. Burada yalan söylemek için ahlaki hakkı vardı. Nazilerin gerçeği bilmeye hakkı yoktu. "Hayır, burada çocuk yok" diye cevap verdi. Bunun üzerine askerler kadının vereceği tepkiyi görmek için aynı zamanda ona bakarak silahlarıyla yeri taramaya başladılar. Kadın dıştan hiçbir tepki göstermezken, içi inanılmaz bir korku ve terörle dolmuştu.

Sonunda askerler evden ayrıldılar. Panik içindeki anne çocuğunu sakladığı yere koştu. Oğlu hiçbir yara almadan tehlikeyi atlatmıştı. Kadının askerleri kandırması, oğlunun hayatını kurtarmıştı.

Değerli eşyalarımızı nerede sakladığımızı hırsızlara söylemek zorunda değiliz. Askerler, bölüklerinin nerde olduklarını söylemek zorunda değildirler. Gerçek, gerçeği hakkedenlere söylenmelidir. Gerçeği hakketmeyen kişilere gerçeği söylediğimizde Tanrı'yı hoşnut etmiyoruz.

KENDİMİZE YALAN SÖYLEMEK

Hayatta yapması en zor olan şeylerden biri kendimiz hakkındaki gerçeği kendimize söylemektir. İlk bakışta bunun zor olabilmesi imkansız gibi gözükür. Bizim hakkımızda bizden başka kim daha fazla şey bilebilir ki?

Buna rağmen, kendimiz hakkında iyi bir fikre sahip olmasını istediğimiz tek kişi de yğine kendimizdir. Kişiliğimizin karanlık yüzünü tüm çıplaklığıyla kabul etmek en fazla acı veren şeydir. Çoğu zaman, kendimiz hakkındaki gerçekle yüzleşip, bunu kabul etmek için tanrısal gücün doğa üstü işleyişi ve kendimiz hakkındaki gerçeği gösterişinden başka hiçbir şey bunu başaramaz. Aslında, Kutsal Ruh'un kendimiz hakkındaki tüm gerçeği bir anda olduğu gibi bizlere göstermediği için çok şanslıyız. Böylesine bir gerçeğe kim dayanabilir ki? Tanrı'nın kutsallığına bir an bakması, İşaya'nın kendini lanetlemesine neden olmuştu. Tanrı kendilerini oldukları gibi görmelerine izin verdiğinde Eyüp ve Habakkuk neredeyse yok oluyorlardı.

Bizler kendimize de yalan söyleriz. Hareketlerimiz olabilecek en iyi şeylerin ışığı altında değerlendiririz. Başkalarını katı bir şekilde yargılayıp, kendimize bahane uydurmakta hiç gecikmeyiz. Bahane bulma sanatının ustalarıyız.

Hepimiz Davud'u hatırlıyoruz. Rab'bin yüreğine göre bir adamdı. Matşeba'yla günaha düştüğünde kendi suçunu kendisinden gizlemek için tüm kurnazlığını kullandı. Batşeba'nın kocası Uriya'yı savaşın en ön cephesine gönderterek suçunu dolaylı yoldan adam öldürmeyi ekledi.

Batşeba'yı kendine eş olarak aldıktan sonra Natan peygamber tarafından azarlanmıştı. Natan, krala görünürde zararsız bir benzetmeyle yaklaştı:

"Ve Rab Natanı Davuda gönderdi. Ve yanına gelip olna dedi: Bir şehirde biri zengin ve öbürü fakir iki adam vardı. Zengin adamın pek çok koyunları sığırları vardı; ve fakir adamın satın almış ve beslemiş olduğu küçük bir dişi kuzudan başka bir şeyi yoktu; ve kuzu onun yanında kendisiyle ve çocuklarıyla beraber büyümüştü; ve lokmasından yer tasından içerdi, ve koynunda yatardı, ve kendi kızı gibi idi. Ve zengin adama bir yolcu geldi, ve kendisine gelen yolcuya hazırlamak için kendi koyunlarından ve kendi sığırlarından almaya kıyamadı, fakat fakir adamın kuzusunu aldı, ve yanına gelen adam için onu hazırladı." 2. Samuel 12:1-4

Peygamberin ağızından çıkan bu hikayeyi duyduğunda Davudun öfkesi alevlendi. Bölüm şöyle devam ediyor:

"Ve o adama karşı Davudun öfkesi çok alevlenip Natan'a dedi: Hay olan Rabbin hakkı için bunu yapan adam ölüm oğludur, ve bu şeyi yaptığı ve acımadığı için kuzuyu dört kat ödeyecektir." 2. Samuel 12:5-6

Bundan sonra Natan, kendi canı pahasına, ölümcül sözleriyle krala şu sözlerle bağırdı: "O adam sensin!"

Davud mahvolmuştu. Tövbesi de suçu kadar şiddetliydi. Yastığını göz yaşlarıyla sırılsıklam yapmıştı. Yaralı vicdanıyla ellibirinci Mezmurun ölümsüz satırlarını kaleme aldı. Ancak Davud kendi suçu direk olarak görememişti. Natan peygamber, Davud'un yüzüne bir ayna tutup, günahı gizleyerek gösterdiğinde görebildi. Başka bir adamın suçunu anlatan bir hikayeye gizlendiğinde açıkça bu günahı görebildi. Ancak buna rağmen Natan peygamber parmağını Davud'a doğrultana dek Davud bu hikayeyi kendisine uygulamadı.

Davut yanlız değildi. Kendini kandırmaya meğilli olmasında Davut aslında gördüğünüz "Herkes"dir.

TANRI'YA YALAN SÖYLEMEK

Başkalarına ve kendimize yalan söyleriz. Ancak Tanrı'ya karşı yalan söylediğimizde günahımız sonsuz bir boyuta ulaşır. Tanrı'ya karşı yalan söylemek küstahlık olduğu kadar aptalcadır da. O'nu kandırabileceğimizi düşünmek ahmaklıktır. Yüreğimizdeki her gizli düşünce tüm çıplaklığıyla O'nun önündedir. O'nun herşeyi delip geçen bakışlarından suçumuzu saklamak için hiç bir dağ yeterince büyük değildir.

Tanrı'ya birçok farklı şekilde yalan söyleyebiliriz. Aden'den beri Tanrı'dan gizlenerek utancımızı saklamaya çalıştık. Bizler O'nun gerçeğini ihlal etmekteyiz. O'nunla olan antlaşmamızı bozmaktayız. Tanrı karşısında yemin etmek ve sonra onu bozmak, O'na karşı yalan söylemektir.

Kutsal Yazılar'da Tanrı'ya karşı yalan söyleme konusunda karşımıza çıkan en belirgin bölüm Hananya ve Safira'nın örneğidir:

"Hanaya adında bir adam, karısı Safira'nın onayıyla bir mülk sattı, paranın bir kısmını kendine saklayarak gerisini getirip elçilerin buyruğuna verdi. Karısının da olup bitenlerden haberi vardı.

Petrus ona, 'Hananya, nasıl oldu da Şeytan'a uydun, Kutsal Ruh'a yalan söyleyip tarlanın parasınına bir kısmını kendine sakladın?' dedi. 'Tarla satılmadan önce sana ait değil miydi? Sen onu sattıktan sonra da parayı dilediğin gibi kullanamaz mıydın? Neden yüreğinden böyle bir düzen kurdun? Sen insanlara değil Tanrı'ya yalan söylemiş oldun."

Hananya bu sözleri işitince yere yıkılıp can verdi. Olanları duyan herkesi büyük bir korku sardı." Elçilerin İşleri 5:1-4

Suçu Petrus tarafından kendisine söylenir söylenmez Hananya son nefesini verdi. Bir kaç dakika sonra karısında ölümünde kendisine katıldı. Tanrı'nın yargısı çabuk ve kesindi. Yalancılığa göz yummayı reddetti.

Elçilerin İşleri, Hananya ve Safira üzerine gelen yargı yüzünden "İnanlılar topluluğunun tümünü…büyük bir korku" sardığını söyler (Elçilerin İşleri 5:11).

Hananya ve Safira'nın günahı, tüm varlıklarını satmayı reddetmeleri değildi. Bu, kilisenin tümü için şart koşulan bir şey değildir. Onların günahı, yalan söylemekti. Tanrı''a bir yemin etmişler fakat tutmamışlardı.

Kiliseyi saran o sağlıklı korku, o günden bu yana uçup gitmiştir. Günümüz kilisesinde, madden vermek üzere edilen yeminleri biliyoruz fakat buna rağmen duyduğmuz bu yeminlerin yüzde seksen ya da seksenbeşinden fazlasının gerçekleşmesini umamıyoruz. Halen kilisede Tanrı'ya yalan söyleyen Hananya ruhu bulunmaktadır.

İsa gerçeğe tanıklık etmeye geldi. O'nun halkı da gerçeğin halkı olmaya çağrılmıştır. Hıristiyanlar olarak, yalan söylemeye meğilli olan düşmüş doğamızı bir kenara koymalıyız. Yalanı bırakmalıyız. Eğer güvenilirliği arzuluyorsak, dürüstlüğü arzulamalıyız.

Gerçek kutsaldır çünkü Tanrı, gerçek Tanrısıdır. Yalanla ve yanlış olanla hiçbir ilişkisi yoktur. Sözüne kesinlikle güvenilebilir. Gerçeğe böyle bir adanmışlıkla bağlanmalıyız. Gerçeği söylemeli, yapmalı ve yaşamalıyız. Böylelikle gerçek Tanrısını hoşnut ederiz.