4. Peygamber, Rahip ve Kral'a Adanmış

            Reform teolojisi, Tanrı doktrini konusunda Katolik Hristiyanlık'la ortak bir temeli paylaştığı gibi, Mesih'in kişiliği ve işi konusunda da ortak bir inancı paylaşır. Dördüncü ve beşinci yüzyılların büyük Mesiholoji konseyleri olan İznik Konseyi (325) ve Kadıköy Konseyi (451), Reform Mesiholojisinin tarihsel temelini oluşturur.

            İlk yüzyıllarda Tanrı Oğlu'nun Baba Tanrı'yla ilişkisi üzerinde hararetle tartışılan bir konuydu. Tektanrıcılık Eski Antlaşma'da o denli önemliydi ki, kilise için Mesih'in tanrılığına olan imanını dile getirirken tarihsel tektanrıcılığı inkar etmemesi önemliydi.

            Kilisenin Mesih'in tanrılığını bildirmesine tehlike oluşturan ciddi sapkınlıklar çıktı. Sapkınlıkların en büyük iki tanesi,

Dördüncü Temel Taş

1 Tanrı'yı merkez alan

2 Sadece Tanrı Sözü'nü temel alan

3 Sadece imana adanmış olan

4 İsa Mesih'e adanmış

5 Üç antlaşma aracılığıyla yapılanmış

 

monarşiyanizmkavramını temel alıyordu. Monarş sözü kraliyetle ilgilidir. Ancak özgün olarak, sözcük Yunanca kaynağıyla daha direkt bir bağlantı içindeydi. Monark sözcüğü, bir önek ve bir kökten oluşan bir bileşik sözcüktür. Mono öneki "bir" anlamına gelir. Arch kökü, "başlangıç" ya da "başkan, yönetici" anlamına gelir. İkisi birleştiği zaman, mono-arch ya da monarş "bir ya da tek başkan ya da yönetici" anlamına gelir. Öyleyse monarşiyanizm düşüncesi, Tanrı'dan bir ya da tek yönetici olarak söz eder.

            Kiliseye tehlike oluşturan ilk monarşiyanizm biçiminin adı modalistik (yani biçimci) monarşiyanizm'di. Bu görüş, bütün dünyayı ya da gerçeği Tanrı'nın varlığının bir biçimi ya da düzeyi olarak gören eski bir panteizm biçimiyle bağlantılıydı. Bu görüş hem gnostikizm ve hem de Neo-Eflatunculuk'ta popülerdi. Sapkın Sabelliyus, Mesih'in Tanrı'yla aynı özden olduğunu ama Tanrı'nın Kendisinden daha alçak bir düzeyde olduğunu savunuyordu. Güneşin ışıkları, güneşle aynı özü ya da maddeyi paylaştıkları ancak güneşin kendisinden ayırt edilebildikleri gibi, Mesih de Tanrı'yla aynı özü paylaşır ama Tanrı değildir.

            Bu modalistik planda, her şeyin Tanrı'nın özünün bir parçası olduğu söylenebilir. O'nun varlığı Tanrı'nın saf varlığının merkezinden "çıkar." Çıkış bu merkezden ne kadar uzağa giderse, Tanrı'yı o kadar az saf bir şekilde gösterir. Kayalar gibi hareketsiz maddeler ilahi varlığın merkezinden uzaktır; melekler, demiurgoslar (Eflatun felsefesinde dünyayı yaratan etmenler) ve diğer ruhsal varlıklar ilahi varlığın merkezine daha yakındırlar. İsa ruhsal bir varlık ya da bir demiurgostur, ilahi varlığın merkezine yakındır, aynı öz ve maddedendir, ilahi varlıktan parlar ya da çıkar ama ilahi varlığın kendisi değildir. İsa "ilahilik"ten pay alır ama gerçekten Tanrı değildir.

            267'deki Antakya Konseyi, Sabelliyus'u ve İsa'nın Baba'yla homo-ousios'tur. Homo-ousios'un anlamı, "aynı özden, maddeden ya da varlıktan"dır. Böylece Sabelliyus, İsa'nın Baba'yla aynı özden olduğunu ama modalistik varlık düzeninden ötürü yine de Tanrı'dan daha aşağı bir düzeyde olduğunu bildiriyordu. Kilise, homo-ousiosun yerine İsa'nın homoi-ousios, "benzer özden" olduğunu bildirdi. Kilise, homo-ousios terimini reddetti çünkü bu terim gnostik modalizm düşüncesiyle doluydu.

 

İZNİK KONSEYİ

 

Dördüncü yüzyılda kilise farklı bir monarşiyanizm türü olan ve adına dinamik monarşiyanizm denilen yeni bir sapkınlıkla karşılaştı. Bir tür hareket ya da değişim içermesinden ötürü "dinamik"ti. Bu görüşte İsa, sonsuz Tanrı değildi ama evlat edinme yoluyla Tanrı "olmuştu." Bu görüş, Samosotalı Pavlus ve Antakyalı Luçiyan'ın öğretilerinden etkilenen sapkın Ariyus tarafından savunulmuştur.

            Ariyus, saf tektanrıcılığı koruma konusunda kıskançtı. Mesih'i en yüceltilmiş yaratık olarak, aslında Tanrı tarafından yaratılan ilk yaratık olarak görüyordu. İlk olarak Mesih yaratılmıştı, bundan sonra O, bir yaratık olarak dünyanın geri kalanını yaratmıştı. Ariyus, Kutsal Kitab’ın Mesih'ten "doğmuş" ya da "bütün yaratılışın ilk doğanı" olarak söz eden metinlerine başvurmuştu. Yunanca'da kullanılan sözcük "olmak" anlamına gelir. Biyolojik bakımdan, doğmak zamanda bir başlangıcı olmak anlamına gelir. Mesih doğduysa, bir başlangıç zamanı olmalıydı ve sonsuz değildi. Sonsuz değilse o zaman Tanrı olamaz.

            Ariyus için, İsa üstün ve yüceltilmiştir ama özgün olarak Tanrı değildi. Tanrılığa kusursuz itaatinin erdemiyle evlat kabul edilmişti ve bununla Baba'yla "birliğini" gösterir. Amaç ve misyon bakımından Baba'yla birdir ama özde bir değildir. Ariyus daha önce Antakya'da kabul edilen, İsa'nın Tanrı'yla homoi-ousios olduğu, yani Tanrı "gibi" olduğu formülünü kabul etti.

            Ariyus ve izleyicileri 325 yılında İznik Konseyi tarafından sapkınlar olarak kınandılar. İznik Konseyi İsa'nın, "yapılmış değil, çıkmış" olduğunu bildirir. Burada İsa'nın Baba'dan sonsuzca çıktığına inanılır. Yunanca çıkmak sözcüğü biyolojik ya da Mesih'in zamanda herhangi bir başlangıcı olduğu anlamında alınmamıştı. Bunun yerine çıkmak sözcüğünün evlada yakışır bir anlamı vardı, Oğul'un Baba'yla eşsiz ilişkisine dikkat çekiyordu. İncil, Mesih'ten Baba'nın "biricik Oğlu," monogenes olarak söz eder. Bu terim, Oğul'la Baba arasındaki tekil, bir kerede ve her zaman için olan ilişkiyi vurgular.

            İznik'teki en ironik gelişmelerden biri, homo-ousios teriminin Hristiyan ortodoksluğunun (yani doğruluğunun) yeni sabit noktası olarak kabul etmesiydi. İznik, homo-ousios terimini kullanarak Mesih'in Baba'yla birlikte sonsuzluktan beri var olduğunu ve aynı özden olduğunu bildirdi. Burada kilise İsa'nın Baba'yla sadece benzer özden olmadığını, Baba'yla aynı özden ve maddeden olduğunu bildirdi.

            İlk bakışta kilise Sabelliyus'un durumuna ve antik gnostik sapkınlığına düşmüş gibi görünebilir. Hiçbir şey gerçekten bu kadar uzak olamaz. Kilise homo-ousiosu onaylayarak 267'de kınadığı modalistik sapkınlığı kabul etmiyordu. Bunun yerine Mesih'in tam Tanrılığını bildirmeye o denli istekliydi ki, homo-ousios formülün içinde var olan tehlikeleri göze almaya razıydı. O zamana dek Sabelliyanizm tehlikesi azalmış ve Arianizm tehlikesi kiliseye öylesine bastırıyordu ki, kilise Arianizm'i durdurdurmak için bir zamanlar reddettiği bir terimi kullanmayı seçti.

            Üçlü Birlik doktrini tehlikedeydi. Kilise, homo-ousios formülüyle hem Üçlü Birliği ve hem de Tanrılığın birliğini açıkça kanıtladı. Konsey, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh'un sonsuzluktan beri birlikte var olduklarını ve birlikte gerekli olduklarını onayladı.

 

KADIKÖY KONSEYİ

 

Beşinci yüzyıl geldiğinde kilisenin yeni bir tehlikeyle karşı karşıya gelmesi söz konusuydu. Kadıköy Konseyi'nin iki cephede sapkınlıklarla mücadele etmesi gerekiyordu. Mesih'in tam Tanrılığı ve insanlığına hem Eftihes ve hem de Nestoryus tarafından saldırıda bulunuluyordu. Eftihes, adına monofizit denilen sapkınlığı geliştirdi. Yunanca monofizit terimi, "tek doğa ya da öz" anlamına gelen monofisis sözcüğünden gelmektedir. Eftihes, Mesih'in bir tek doğaya sahip olan bir kişi olduğunu savunmuştu. İsa'nın, tanrısal ve insansal olmak üzere iki doğaya sahip bir kişi olduğu düşüncesine saldırmıştı.

            Eftihes'e göre, İsa'nın ne tamamen tanrısal, ne de tamamen insansal bir doğası vardı. İsa'nın doğası, ya insanlaştırılmış tanrısal doğa ya da tanrısallaştırılmış insansal doğa olarak görülebilecek tek bir teantropik (hem ilahi, hem insani) doğa idi. Gerçekte her ikisi de olmayan hem tanrılık ve hem de insanlığın bir karışımıydı.

 

Cetvel 4.2

Mesiholojik Konseyler

                 Antakya Konseyi                   İznik Konseyi                                  Kadıköy Konseyi

Yıl                        267                                         325                                                     451

Sapkın

tanrıbilimci        Sabelliyus                                  Ariyus                                               Eftihes

 

Sapkın             Modalistik                                Dinamik                                          Monofizit

teoloji              monarşiyanizm             Monarşiyanizm                      Mesiholoji

Konseyin         İsa, Baba'yla                              İsa, Baba'yla                                     İsa,

Kararı              homoi-ousios'tur.                      homo-ousios'tur.       gerçekten insan ve gerçekten

Tanrı'dır. İki doğası, karışmaz, karıştırılmaz, ayrılmaz ya da bölünmez.

 

            Diğer yandan Nestoryus, sadece iki kişinin iki doğası olabileceğini söylüyordu. Böylece İsa'nın gerçekte iki kişi olduğunu savunuyordu. Eftihes'in bir araya koyduğunu, Nestoryus bölmüştü. İki doğayı, iki ayrı kişiye ayırmıştı.

            Kadıköy Konseyinde (451) kilise, İsa'nın gerçekten insan ve gerçekten Tanrı olduğunu bildirdi (vere homo, vere Deus). İki doğası, karışmaz, karıştırılmaz, ayrılmaz ya da bölünmez'di. Bu dört olumsuz sapkınlığa karşı koruyan sınırları belirledi. Hem Eftihes'in monofizit sapkınlığı hem de Nestoryus'un ayırma sapkınlığı reddedildi.

            Konsey, dört olumsuza o zamandan beri birçok teolojik tartışmaların temelini oluşturan önemli bir bildiri ekledi. Bu bildiri, her iki doğanın da kendi özelliklerini koruduğunu söylüyordu. Anlamı, Mesih beden alıp insan olduğunda, bütün tanrısal özelliklerini koruduğu ve insansal doğasının da insanlığın özelliklerini koruduğuydu.

            Beşinci yüzyıldan beri Hrıstiyanlığın bütün ortodoks dalları Kadıköy Konseyi'nin formülünü onaylamıştır. Tarihsel Reform teolojisi, Kadıköy Konseyi'nin Mesiholojisi'ne sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Daha önce Reform teolojisinin Tanrı doktrini hakkında söylenenler Mesiholoji hakkında da söylenebilir.

 

REFORM LUTHERCİ'YE KARŞI

 

            Reform hareketinin büyük trajedilerinden biri de, Lutherci ve Reform tanrıbilimcilerin, teolojinin önemli alanlarında kalıcı bir birlik sağlayamamalarıydı. Martin Luther ve John Calvin ve izleyicileri arasındaki ayrılık, Rab'bin Sofrası doktrini konusunda bir görüş farklılığını odaklıyordu. Bu tartışmayı yakından incelersek, bunun kökündeki konunun kutsal ayinlerle ilgili olmaktan çok Mesih bilim ile ilgili olduğunu görürüz.

            Hem Luther hem de Calvin, Rab'bin Sofrası konusundaki Roma Katolik görüşünü, Katolikler'in ekmek ve şarabın İsanın bedeni ve kanına dönüşüm doktrinini reddediyorlardı. Bu doktrin, komünyon mucizesinde ekmek ve şarabın doğaüstü bir şekilde Mesih'in bedeni ve kanına dönüştüğünü öğretmektedir. Ancak bu dönüşüm eşsiz benzersizdir. Tam bir dönüşüm değildir çünkü değişmiş ekmek ve şarap hala ekmek ve şaraba benzer, hala ekmek ve şarap tadındadır ve ekmek ve şarap kokusunu taşır. Duyular için açıkta olan bir değişim yoktur. Buna karşın kilise, ekmek ve şarabın gerçekten Mesih'in bedeni ve kanı haline geldiğini savunur. Adanmış öğeler, tapınakta sunağın üzerinde tutulur ve katılanların diz çöküşüyle kabul edilir. Zaman zaman ayine katılanlar öğeleri yukarı kaldırıp önünde saygıyla eğilirler.

            Görünüşle gerçek arasındaki farkı açıklamak için Roma, ekmek ve şarabın İsa’nın bedeni ve kanına dönüştüğü kavramını kullanır. Aristo tarafından kullanılan metafizik kategorilerden ödünç alarak, Roma bir varlığın cismi ve accidens, yani bir maddenin dışınsal ve algılanabilir nitelikleri arasında bir ayrım yapar. Bu özellikler bir şeyin yüzeyde göründüğü şekilden söz ederler. Yüzeyin altında ya da fiziksel düzeyin ötesinde bir şeyin gerçek özü, gerçek varlığı bulunmaktadır.

            Aristo için bir maddenin kökeni her zaman kendi özünden çıkar. Bir ağacın her zaman kökleri vardır çünkü kök ağacın özü ya da ağaçlığından çıkar. Bir şey, bir ağacın maddesine ve bir filin köküne sahip olamaz.

            Ayin aslında çifte mucize içerir. Ekmek ve şarabın özleri aynı kaldığı halde ekmekle şarabın maddesi Mesih'in bedeni ve kanının maddesine değişir. Mesih'in bedeni ve kanının maddesi artık bedeni ve kanının özleri olmadan var olmaktadırlar ve ekmekle şarabın özleri ekmek ve şarabın maddesi olmadan var olmaktadırlar.

            Luther bu çifte mucizeyi saçma ve gereksiz bularak karşı çıktı. Mesih'in bedeni ve kanının gerçekten var olduğunu ama bunların doğaüstü bir şekilde ekmek ve şarabın içinde, altında ve bunlar aracılığıyla olduğunda ısrar etti. Ekmek ve şarap hem maddede hem de özde ekmek ve şarap olarak kalıyordu. Luther hala, Mesih'in bedeni ve kanının özünün duyulara gizli kalışı sorunuyla karşı karşıyaydı. Lutherci görüş, Mesih'in ekmek ve şarap öğeleriyle "birlikte" (con) olduğudur. Bu görüşe sık sık (consubstantiation) adı verilir ama birçok Lutherci tanrıbilimci bu etiketi reddeder.

            Calvin de, Rab'bin Sofrası adlı kutsal ayinde Mesih'in gerçek varlığının bulunduğunda ısrar etti. Calvin ayini sadece bir simgeye (çıplak bir işarete) indirgeyenlerle tartışırken Mesih'in "gerçek" varlığında ısrar etti. Ancak Lutherciler'le tartışırken onların "fiziksel" olarak yanlış anlayabilecekleri “gerçek” teriminden dikkatle uzak durdu. Calvin, "gerçek" demek istediğinde “gerçek” terimini onayladı ama bu terim "fiziksel" anlamına geldiğinde onu reddetti.

            Calvin için sorun Mesihbilimseldi. Rab'bin Sofrası'nda Mesih'in fiziksel olarak orada bulunduğunu inkar etti çünkü beden ve kan doğru olarak O'nun insansal doğasına aitti, tanrısal doğasına değil. Mesih'in fiziksel bedeni ve kanının aynı anda birden fazla yerde var olması için fiziksel bedeninin aynı anda her yerde bulunabilme özelliğine sahip olması gerekiyordu. Rab'bin Sofrası dünyanın birçok yerinde aynı anda kutlanır. İsa'nın fiziksel bedeni aynı anda nasıl Cenova, Paris ve Londra'da olabilir?

            Calvin, Mesih'in kişiliğinin aynı anda her yerde olabileceğine inanıyordu. Ama aynı anda her yerde var olmak tanrısal bir özellik olduğundan, aynı anda her yerde var olması tanrısal doğasındaydı. Reformcular, Mesih'in şimdi bedeninde bizden uzak olduğuna (yani cennette) ama tanrılığında bizden hiçbir zaman uzak olmadığına inanıyorlardı. İncil, İsa göğe alındığında aramızdan ayrılışından bizden "gitmesi" olarak söz eder, buna karşın O'nun her zaman, çağın sonuna dek bizimle birlikte olduğunu bildirir.

            Tanrı'nın anlaşılmazlığı doktrinine baktığımızda Calvin'in, Finitum non capax infinitum, "Ölümlü ölümsüzü anlayamaz" aksiyomundan söz etmiştik. Capax sözcüğü ya "kavramak" ya da "içermek" olarak tercüme edilebilir. Tanrı'nın anlaşılmazlığı konusunda capax "kavramak" olarak tercüme edilir. Mesih'in beden alıp insan olmasına uyarlandığında "içermek" olarak tercüme edilir.            Calvin, beden alıp insan olmada Üçlü Birliğin ikinci kişisinin insan doğasını aldığını öğretti. Tanrısal doğası, bir insan doğasına katıldığı halde, insan doğasının ölümlü sınırlarında içerilemezdi. İsa'nın insan bedeni yer kaplıyordu ve ölçülebilir sınırları vardı. Tanrı'nın beden alıp insan olmasında aynı anda her yerde birden var olma tanrısal özelliğinden vazgeçtiğini düşünmemeliyiz. Tanrı'nın varlığının tamamı, İsa'nın bedeninin ölümlü sınırları içinde içerilmiyordu. Bu, Tanrı'nın doğasının ta kendisinde radikal bir mutasyon gerektirirdi.

            Roma Katolik Kilisesi bu aynı anda her yerde sorusu üzerinde tartıştı. Ubiquity terimi, Latince (nerede) anlamına gelen ubi ve (eşit) anlamına gelen equos sözcüklerinden gelir. Harfiyen, terim "eşit (bulunduğu) yer" anlamına gelir. Tartışmanın bir kısmı, İsa'nın insansal doğasının aynı anda birden fazla yerde olmasını odaklıyordu. Yanıt, İsa'nın beden alıp insan olmasında bazı tanrısal niteliklerin Mesih'in insansal doğasına iletildiğini savunan bir doktrin olan, "niteliklerin iletişimi" (communicatio idiomata) idi. İnsan doğası kendi başına aynı anda her yerde birden var olan olarak düşünülmediği halde, bu tanrısal niteliğin kendisine iletilmesi" aracılığıyla aynı anda her yerde birden var kılınabilirdi.

            İsa'nın bilgisi konusunda aynı düşünce Thomas Aquinas tarafından açıklanmıştı. Thomas, İsa'nın havarilerine dönüşünün günü ve saati hakkında söylediği, "O günü ve o saati, ne gökteki melekler, ne de Oğul bilir; Baba'dan başka kimse bilmez" sözleri konusunda güçlük çekiyordu (Markos 13:32). İsa, Baba'nın Kendisinin bilmediği bir şeyi, dönüşünün günü ve saatini, bildiğini belirtmekte.

            Thomas, İsa'nın gün ve saati gerçekte bildiğini çünkü Tanrı Oğlu olarak her şeyi bilme niteliğine sahip olduğunu savundu. Mesih'in iki doğası öylesine kusursuz bir biçimde birleşmişti ki, tanrısal doğanın bildiği her şeyi insansal doğa da mutlaka biliyordu. Thomas, İsa'nın havarilerine söylediği sözleri "uyma" teorisiyle açıkladı. İsa gerçekte bildiği bir şeyi bilmediğini söyleyerek kendini duruma uydurdu. Çünkü bu bilgi havarilerinin bilmesi için çok yüksek, çok harika ve çok gizli bir şeydi.

            Thomas'ın görüşündeki apaçık sorun, İsa'nın doğru olmayan bir şey söylemesidir. Belki bu, gerçeğin sadece bunu bilmeye hakkı olanlara söyleneceği ilkesi (Rahav'ın yaptığı gibi, savaşta masum insanları korumak için yalan söylemeyi haklı göstermek için kullanılan bir ilke) zorlanarak mazur görülebilir. Ama İsa'nın konuyu havarilerinden saklı ya da gizli tutmak için yalan söylemesi gerekli değildi. Bunun onları ilgilendirmediğini söyleyebilirdi.

            Thomas'ın açıklaması Mesih'in beden alıp insan olması görüşünü korumuş olabilir ancak kiliseyi Mesih'in dürüstlüğü konusunda ciddi bir soruyla baş başa bıraktı. Aslında Thomas, İsa'nın günahlı bir yalan söylediği sonucuna varmamıştı ama eğer İsa gerçeği kasten saptırdıysa bu sonuca varmak zor değildir.

            Thomas'tan farklı olarak Reformcular, İsa'nın insansal doğası konusundaki bilgisinin sınırını bir sorun olarak görmüyorlardı. İsa, zaman zaman (peygamberler gibi) doğaüstü bir bilgi sergilemişti. Her zaman doğruyu söylediği kesindi. Yanılmazdı ama her şeyi bilmiyordu. Tanrısal doğa, insansal doğaya bilgi iletebilir, bu iletişimin gerçekleştiği kesindir ama nitelikleri iletemez.

            Her iki tartışmada da (İsa'nın insansal doğası hakkındaki bilgisinin sınırı ve sınırlı fiziksel varlığı) konu, Kadıköy Konseyi'nde bildirilen şekliyle İsa'nın beden alıp insan oluşuydu. Kadıköy Konseyi, insan doğasının tanrısallaştırılmasına ya da tanrısal doğasının insallaştırılmasına yol açabilecek herhangi bir yanlış anlama ya da karıştırmadan uzak durmaya çalışmıştı. İsa'nın bedeninin aynı anda birden fazla yerde var olması, monofizit sapkınlık kokmaktadır. Tanrısal doğanın bir tür tanrılaştırılmasını belirtmektedir. İnsansal doğaya tanrısal nitelikler iletmek, insansal doğayı tanrılaştırmaktır.

            Kadıköy Konseyi'ne göre, "Her doğa kendi niteliklerini korur." Calvin bunu, tanrısal doğa her bakımdan tanrısal kalır ve insansal doğa her bakımdan insansal kalır olarak anlamıştı. İnsan olmak, zaman ve mekanla sınırlı olmak demekti. Tanrısal doğadan niteliklerin iletildiğini kabul edenler, bu iş aracılığıyla insansal doğadan bir şey kaybolmadığı, sadece ona bazı şeyler eklediğini savunurlar. "Bu ekleme, Kadıköy Konseyi'nde kınanan iki doğanın karışması ve karıştırılmasından nasıl uzak durabilir?" sorusu var olmaya devam etmektedir.

            John Calvin, Martin Luther'in Rab'bin Sofrası görüşünde ince bir monofizitçilik görmüştü. Luther'in tanrıbilimcileri, Calvin'in niteliklerin iletildiğini reddedişinin kendisini, iki doğanın ayrımı ya da bölünmesini savunan Nestoriyanizm'le bağlantıladığını söyleyerek cevap vermişlerdi.

            Calvin'in Mesih'in iki doğasını ayırmak gibi bir niyeti yoktu. Onları ayırmayı değil, ayırt etmeyi istiyordu. İncil, Mesih'in ağladığından, terlediğinden ya da aç olduğundan söz ettiğinde İsa'nın insansal doğasının gösterimlerini görüyoruz. Ağladığı, terlediği, acıktığı zamanlarda tanrısal doğasıyla hala kusursuz bir birlik içindeydi ama gözyaşları, ter ve açlık tanrısal değildi. Tanrı ağlamaz, terlemez ve acıkmaz. Tanrı-adam ağladı, ama bunu tanrılığında değil, insanlığında yaptı. Aynı şekilde Tanrı-adam çarmıhta öldü ama tanrısal doğası ölmedi. Tanrı çarmıhta ölseydi, evrenin kendisinin varlığı son bulurdu.

            Kadıköy Konseyi, Mesih'in iki doğasında herhangi bir ayrımı reddederken bile onları kesinlikle birbirinden ayırt etmişti. Belki de yapmamız gereken en büyük ayırt ediş, ayırt etmekle ayırma arasındakidir.

            Calvin, Rab'bin Sofrası hakkında, Tanrı-adam Mesih'in gerçekten de aynı anda her yerde birden var olduğunda ve gerçekten özlü bir şekilde var olduğunda ama tanrısal doğasında var olduğunda ısrar etmiştir. Tanrısal doğa, böylesi bir şekilde var olduğunda insansal doğayla olan birliği bozulmaz. Mesih'in insansal doğası şimdi cennettedir. Tanrısal doğayla hala kusursuz bir birlik içindedir. İnsansal doğa cennette yerel bir varlık olmakla sınırlı olduğu halde, tanrısal doğa sınırlı değildir çünkü ölümlü tarafından içerilemez.

            225 gr.lık bir bardak düşünün. Sonsuz miktarda su içerebilir mi? Hayır. Sadece 225 gr. içerebilir. Mesih'in bu bardak gibi olmadığı kesindir. İnsansal doğasında Tanrı'nın doluluğu bedensel olarak O'nun içindedir ama o doluluk hiçbir şekilde o insansal araçta içerilmez ya da onunla sınırlı değildir.

            Calvin, Rab'bin Sofrası'nda Mesih'in sadece bir kısmıyla, tanrısal doğasıyla, iletişim içinde olabileceğimizi önermek istememişti. Bu doğa orada olduğunda Mesih'in kişiliği oradadır. O'nun tanrısal doğasıyla karşılaştığımızda O'nunla karşılaşırız. O'nun tanrısal doğasıyla iletişim içinde olduğumuzda Mesih'in tümüyle iletişim içinde oluruz çünkü O'nun tanrısal doğası, insansal doğasıyla hala birliktedir. Mekansal boşluk, insansal doğanın bize uzanmasıyla değil, tanrısal doğanın insansal doğayla bağlantısının onu bizimle iletişim içine getirmesiyle köprülenmiştir.

 

PEYGAMBER OLARAK MESİH

 

On yedinci yüzyılda, Westminster İnanç Bildirgesi şöyle bildirmişti: "Biricik Oğlu Rab İsa'yı, Tanrı'yla insan arasında Aracı, Peygamber, Rahip ve Kral, Kilisesi'nin Başı ve Kurtarıcısı, her şeyin Mirasçısı ve dünyanın Yargıcı olarak seçmek ve atamak sonsuz amacında Baba'yı hoşnut etmiştir. O'na, Kendi soyu olmak ve zamanı geldiğinde Kendisi tarafından kurtarılmak, çağrılmak, aklanmak, kutsallaştırılmak ve yüceltilmek üzere bütün sonsuzluktan beri bir halk vermiştir."[xi]

            Bu kısa bildiride, Westminster ilahiyatçıları Mesih'in aracılık görevini özetlemiştir. Musa, Eski Antlaşma'nın aracısı olduğu gibi, İsa da Yeni Antlaşma'nın aracısıdır. Aracı, iki ya da daha çok taraf arasında arabuluculuk eden kişidir. Kendi kültürümüzde bizler geleneksel olarak aracıları sendika tartışmalarında aracılık eden kişiler olarak düşünürüz. Çatışmaları sona erdirmeye, bir kavganın ortasında barışı sağlamaya çalışırlar. Kısaca, aracının en büyük görevi bir soğukluk, bir uzaklaşma olan bir yerde barışmayı sağlamaktır.

            Kutsal Kitab’ın kurtarış öyküsü, Tanrı'yla insanlar arasındaki soğukluk ve uzaklığı sona erdiren barıştırmayı odaklar. Düşmüş insanlığın doğal durumu, Tanrı'ya karşı düşmanlıktır. O'nun tanrısal yönetimine karşı asiliğimiz bizleri O'na karşı muhalifler yapar. Bizler O'nun öfkesini kabartırız ve O'nun yargısı bize verilir. Barıştırılmaya olan ihtiyacımız büyüktür. Mesih'i Aracımız olarak atayarak bu tehlikeli soğukluğa son ermek için insiyatifi ele almak Baba Tanrı'yı hoşnut etti.

            Musa'nın Eski Antlaşma'nın aracısı olduğunu söylediğimiz halde, onun aracılık işi nihai barıştırma işi değildi. Tanrı'nın sözcüsü olarak en büyük aracılık işi, Sina'da onların bir ulus oluşturmasını sağladığında Tanrı halkına yasayı vermekti.

            Aslında Musa, Eski Antlaşma'nın tek aracısı değildi. Diğerleri daha az bir derecede bu rolü yerine getirdiler. Aracılığın üç ana görevi vardı: Peygamberlik görevi, kahinlik görevi ve krallık görevi. Bu görevleri yerine getiren kişiler bu etkinlikler için Tanrı tarafından meshedilmişlerdi.

            Eski Antlaşma, en üstün biçimde "Meshedilen" olacak kişiyi beklerken "meshetme" düşüncesinin önemi ve anlamı da büyümektedir. Mesih unvanı, "Meshedilmiş Kişi" anlamına gelmektedir.

            Peygamber, kahin ve kral görevlerini yerine getiren kişiler aracılardı. Temsilci olmak üzere Tanrı tarafından seçilmişlerdi. Peygamber, Tanrı için halkla konuşarak, O'nun Sözü'nü halka ileterek Tanrı'yı temsil ediyordu. Kahin, halk için Tanrı'yla konuşarak halkı temsil ediyordu. (Birçok dua kitabında, rahiplere hem peygambersel ve hem de rahipsel görevlerin bir bileşimi verilir. Kutsal Kitap'tan okuduğunda ya da bir vaaz verdiğinde, peygamberlik rolünü yerine getirir. İnsanlar için dua ettiğinde kahinlik rolünü yerine getirir.)

            Krallık görevi de aracılık gerektiren bir görevdir. Kral özerk ya da nihai olarak egemen değildi. Halkın üzerinde Tanrı'nın yönetimini temsil etmesi gerekiyordu. İsrail kralının kendisi Kral'ın yasasına tabiiydi. Görevini nasıl yerine getirdiği hakkında Tanrı'ya karşı sorumluydu. Eski Antlaşma'da krallar ve peygamberler arasında sık sık görülen çatışmalar, Kral'ın yasasının koyduğu sınırlamalardan özgür olmaya çalışan kralların yozluğundan çıkmaktaydı. Peygamberler, onları tövbeye ve nihai Kral'a boyun eğmeye çağırarak bu krallarla Tanrı'nın namına konuştular.

            John Calvin, Mesih'in üçlü görevi konusunda, Westminster İnanç Bildirgesi daha sonra sözünü ettiği Reform doktrini geliştirdi. Bu üçlü görev (munus triplex), Eski Antlaşma'daki peygamber, kahin ve kral rollerinin Mesih'in kişiliğinde birleşmesinden söz eder.

            Peygamberlik görevi, Mesih'te en yüksek noktasına erişir. Mesih, Kendisinden önce ya da sonra gelen bütün peygamberlik düzeylerinin üzerindedir. Kendisi Kutsal Kitap peygamberliğinin hem nesnesi ve hem de öznesidir. Eski Antlaşma peygamberlerinin en büyük konusu Mesih'in gelişiydi. O'nun doğumunu, hizmetini ve kefaret oluşturan ölümünü önceden bildirdiler. Tanrı halkının Kurtarıcısı olmanın yanı sıra Tanrı'nın meshedilmiş kralı olacak Mesih'i beklediler.

            İsa, peygamberlik görevini de yerine getirdi. İsa vaftizinde Kutsal Ruh tarafından meshedilmişti. Daha sonra Tanrı göklerden, İsa'nın Kendisinin biricik Oğlu olduğunu ve insanların O'nu dinlemeleri gerektiğini bildirmişti. Tanrı'nın Kendisini söylemekle görevlendirdiğinden başka Kendiliğinden bir şey söylemediğini bildirerek peygambersel Tanrı Sözü'nü ilan etmişti.

            İsa sık sık, Eski Antlaşma peygamberleri tarafından kullanılan bildirileri kullanmıştı. Örneğin peygambersel sözler, ya refahı ya da sıkıntıları haber veren tanrısal bildirilerdi. İsa, yazıcılar ve Ferisileri suçlarken konuşmalarına genelde, "Vay halinize" sözleriyle başlıyordu. Dağdaki Vaaz'da olduğu gibi, Tanrı'nın kayrası ve merhametini bildiren konuşmalarına "Ne mutlu..." sözleriyle başlıyordu. İsa'nın kullandığı, "vay" ve "ne mutlu" formülleri, Eski Antlaşma peygamberleri tarafından bildirilen sözlere dayanıyordu.

            Bir sinagogda verilen, kaydedilen ilk vaazi (Luka 4:18-21), peygambersel bir metni temel alıyordu. İsa, Yeşaya 61:1-2'yi okudu ve bundan sonra da vaazına başladı: "Dinlediğiniz bu Yazı bugün yerine gelmiştir."

            İsa, Yeruşalim'in yıkımını önceden bildirmek gibi (Matta 24:1-28) peygambersel bildirilerde de bulundu.

            İsa'nın peygambersel sözlerinin içeriğini analiz edecek olursak, sözlerinin büyük bir kısmının Kendisiyle ilgili olduğunu görürüz. Ancak peygambersel öğretisinin en büyük ve merkezi motifi, gelmekte olan Tanrı'nın egemenliğiydi. Benzetmelerinin büyük bir kısmı bu konuyu odaklar. İsa, dünyadaki hizmetinin başında gelmekte olan egemenlik konusunda Vaftizci Yahya'nın taze bir tövbe düzeyinin gerektiğinden söz eden vaazlarını tekrarladı. Uzun zamandır beklenen ve geleceği uzun zaman önce bildirilmiş olan krallık artık yaklaşmıştı ve insanlar ona hazır değildiler; kirliydiler.

            Yahya'nın hizmetinin skandalı, Yahudi olmayan ulusları değil, İsrailliler'i vaftiz olmaya çağırmasıydı, bununla İsrailliler'in de kirli olduğunu belirtiyordu. Yahya ulusun kendisini Kralı'nın gelişine hazırlamaya çağırmıştı. Kral'ın habercisi görevini yaptı ve agnus Dei'nin geldiğini bildirdi, "İşte, dünyanın günahını ortadan kaldıran Tanrı Kuzusu!" (Yuhanna 1:29).

 

KAHİN MESİH

Mesih peygambersel görevini yerine getirmenin yanı sıra, Eski Antlaşma'daki kahinlik görevini de yerine getirdi. İsa yine kahinlik görevinin de hem nesnesi ve hem de öznesiydi. Eski Antlaşma'da kahinlerin işi esas olarak, kurbanlar sunmak ve halk için dua etmek olmak üzere iki etkinliği merkez alıyordu. İsa her iki işi de üstlenip her ikisini de doruğunda gerçekleştirir. İsa, Başrahip olarak öylesine etkin bir kurban sunar ki, bu kurban bir tek kerede ve her zaman için sunulmuştur. Tekrar edilmesi gerekmez. Tekrar edilmesinin gerekmeyişinin nedeni, etkinlik bakımından kusursuz olmasıdır. Onu tekrarlamak onu küçültmek ve değeri üzerine meşum bir gölge salmaktır.

            İsa'nın kahinliğin nesnesi olduğunu söylediğimizde, halkın günahları için aktif bir şekilde bir sunu sunduğunu söylemek istiyoruz. Bizim namımıza en üstün kurbanı sundu. İncil, İsa'nın bu kurbanı gönüllü olarak sunduğunun altını çizer. Yetkililer tarafından öldürüldüğü halde, O'nun üzerinde Kendisinin onlara gönüllü olarak verdiğinden başka yetkileri yoktu. Hayatını kimsenin Kendisinden alamayacağını, Kendisinin Kendi hayatını koyunları için verdiğini ısrarla bildirdi.

            İsa kahinlik işinin aynı zamanda da öznesiydi. Sunduğu kurban bir boğa ya da bir keçi değil, Kendisiydi. Eski Antlaşma'da sunulan kurbanlık hayvanların kefareti gerçekleştirmek için kendi içlerinde hiçbir değerleri yoktu. Onlar sadece Mesih'in Kendisini sunmasıyla gerçekleşecek nihai kurbanın gölgeleri ya da simgeleriydi. Tanrı'nın adaletini, boğaların ve keçilerin kanı değil, sadece ve sadece O'nun kanı tatmin edebilirdi. O'nun sunduğu kurban, kusursuz kurban, lekesiz kuzunun kurbanıydı. İsa günahsızlığında kefaret için Tanrı'nın talep ettiği niteliklere sahipti.

            İsa kurbanını tapınakta sunmadı. Kanı yeryüzündeki merhamet bulunan yere serpilmedi. Yeruşalim'deki En Kutsal Yer'e girmedi. Tersine, şehrin dışında, Hirodes'in yaptırmış olduğu tapınağın sınırlarının dışında öldürüldü. Buna karşın sunusunu coram Deo, "Tanrı'nın yüzünün önünde" yaptı ve cennetteki tapınakta kabul olundu. Kanını çarmıha serpti, buna karşın bu kan kurbanı cennetteki En Kutsal Yer'e alındı ve günahlar için kusursuz kefaret olarak kabul olundu.

            İsa'nın baş kahin rolünü gerçekleştirmesi birinci yüzyıldaki Yahudiler'in anlamadığı bir şeydi. Baş kahin tam anlamıyla Eski Antlaşma'ya dayanarak Levili kahinlik olarak düşünüyorlardı. İsa, Levi oymağından olmadığından başrahip rolüne nasıl uygun olabilirdi? İbraniler'in yazarı, bu soruyu yanıtlamak için Mezmurlar'dan birini kullandı: "RAB ant içti, kararından dönmez:

'Melkisedek düzeni uyarınca sonsuza dek kahinsin sen!' dedi" (Mezmur 110:4).

            İbraniler'in yazarı, İbrahim'in Melkisedek'le karşılaşması olayını yeniden anlatır. Bu anlaşılması zor kişi, Salem kahini olarak tanımlanır. İsmi Melkisedek, "doğruluk Kralı" anlamına gelir ve Salem, İbranice'deki barış, esenlik sözcüğünden gelir. Melkisedek, İbrahim'den ondalıkları kabul eder ve atayı kutsar.

            İbraniler'in yazarı, Yahudi adetlerine göre, daha az önemli olanın daha çok önemli olan tarafından kutsandığını ve daha çok önemli olanın daha az önemli olandan ondalıklar aldığını söyler. Bunun anlamı Melkisedek'in İbrahim'den daha önemli olduğudur. Bundan sonra yazar okura, İbrahim'in Levi'nin babası olan Yakup'un babası olan İshak'ın babası olduğunu hatırlatır. Yine Yahudi adetlerine göre, baba oğuldan "daha önemlidir," bu da İbrahim'in torunun çocuğu olan Levi'den daha önemli yapar. Eğer Melkisedek İbrahim'den daha önemli idiyse, o zaman anlaşıldığı üzere Melkisedek Levi'den daha önemlidir. Bütün bunlar, Eski Antlaşma'da iki kahinlik düzeni olduğunu ve bunlardan daha önemli olanının Melkisedek düzeni olduğunu gösterir. Tanrı, İsa'yı büyük Baş Rahip olarak atadığında, O'nu Mezmur yazarının önceden bildirdiği gibi Levi düzenine göre değil, Melkisedek düzenine göre kahin yapmıştı.

            İsa kahinlik görevini yerine getirirken sadece günah için en üstün kefaret kurbanını sunmakla kalmadı aynı zamanda insanlar için duada aracılık eder. İncil'de, Yahuda'nın sonuyla Petrus'un sonu arasında tuhaf bir tezat görülebilir. Her iki adam da İsa'nın havarisiydi. Her ikisi de ölümünden önceki gece O'na ihanet ettiler ve İsa her iki hain davranışı da önceden bildirmişti.

            İsa Yahuda'nın ihanetini önceden bildirirken ona, "Yapacağını tez yap!" demişti (Yuhanna 13:27). Petrus'un Kendisini inkar edeceğini önceden bildirirken Petrus'a, "Ama ben, imanını yitirmeyesin diye senin için dua ettim. Geri döndüğün zaman kardeşlerini güçlendir" demiştir (Luka 22:32).

            Petrus'un daha sonra tövbe edeceği ve eski konumuna geleceği konusunda hiçbir şüphe yoktu. Bu, İsa'nın Petrus için duada aracılık etmesiyle güvenceye alınmıştı. Yahuda aynı şeyden yararlanmamıştı. İsa baş kahinsel duasında, "Kendileriyle birlikte olduğum sürece, bana verdiğin kendi adınla onları esirgeyip korudum. Kutsal Yazı yerine gelsin diye, mahva giden adamdan başka içlerinden hiçbiri mahvolmadı" demiştir (Yuhanna 17:12). "Mahva giden adam" kesinlikle Yahuda'dan söz etmektedir.

            İsa'nın kahinsel duada aracılık hizmeti İbraniler'in yazarı tarafından aktarılmıştır: "Gökleri aşmış olan büyük başkahinimiz Tanrı'nın Oğlu İsa varken, açıkça benimsediğimiz inanca sımsıkı sarılalım. Çünkü zayıflıklarımızda bize yakınlık duyamayan değil, tersine, her alanda bizim gibi sınanmış, yine de günah işlememiş bir başkahinimiz vardır. Bu nedenle merhamete ermek ve gerektiğinde bize yardım edecek lütfa kavuşmak için Tanrı'nın lütuf tahtına cesaretle yaklaşalım" (İbraniler 4:14-16).

            Mesih'in rahipsel hizmeti, sadece günahlarımız için Kendini kusursuz kurban olarak sunmasını ve Tanrı'nın adaletini tatmin edecek kusursuz kefareti sunmasının yanı sıra dualarını da içeriyordu:

 

                Nitekim Mesih de başkahin olmak üzere kendi kendini yüceltmedi. Ama kendisine, «Sen benim Oğlumsun, bugün ben sana Baba oldum» diyen Tanrı O'nu yüceltti. Başka bir yerde de diyor ki, «Sen Melkisedek düzenine göre sonsuza dek kahinsin.» Mesih, yeryüzünde olduğu günlerde kendisini ölümden kurtaracak güçte olan Tanrı'ya büyük feryat ve gözyaşlarıyla dua ve yakarışlarda bulunmuş ve Tanrı korkusu nedeniyle işitilmişti. Oğul olduğu halde, çektiği acılardan söz dinlemeyi öğrendi. Yetkin kılınmış olarak Tanrı tarafından Melkisedek düzenine göre başkahin atanan Mesih, sözünü dinleyenlerin hepsi için sonsuz kurtuluş kaynağı olmuştur.

 

                                                                                                                          İbraniler 5:5-10

 

            Mesih'in duada aracılık işi, dünyadaki hizmetiyle birlikte sona ermedi. Cennette sürekli olarak devam etmektedir. İsa’nın göğe alınmasında Baba'nın sağında oturan Kral rolüne yükseltildi ve Baba'nın sağında oturan İsa her gün bizler için dua etmeyi sürdürmektedir.

 

 

KRAL OLARAK MESİH

 

Mesih, Kral olarak Davut ve soyunun sonsuz krallığı hakkındaki Eski Antlaşma peygamberliklerini yerine getirir. Davut'un düşmüş krallığı yeniden egemenliğe geçmiştir. Reform teolojisinde Tanrı'nın krallığı tamamıyla geleceğe ertelenmemiştir. O krallık henüz tamamlanmadığı halde resmen başlamıştır ve şu anda var olan bir gerçektir. Şimdi dünya için görünmezdir. Ama Mesih zaten göğe alınmıştır. Tacını ve krallık giysilerini giymiştir. Şu anda Kendisi kralların Kralı ve Rablerin Rab'bi olarak hüküm sürmektedir.

            İsa, Baba'nın sağında tahtta oturmaktadır ve gökte ve yerde bütün yetki O'na verilmiştir. Mesih'in şu anda evrendeki en üstün yetkiyi elinde tutması derin bir politik gerçektir. Bu dünyanın kralları ve bütün dünyasal hükümetler bu gerçeği görmezlikten gelebilirler ama bunu değiştiremezler. Evren demokratik değildir. Monarşi vardır. Tanrı'nın Kendisi biricik Oğlu'nu en üstün Kral olarak atamıştır. İsa referandumla değil ilahi hakla yönetir. Gelecekte her diz O'nun önünde diz çökecektir, ister isteyerek, ister istemeyerek. Bunu yapmayı reddedenlerin dizleri demir bir çubukla kırılacaktır.

            Şu anda Mesih'in krallığı görünmezdir. Hristiyanlar olarak bizler, Sherwood Ormanı'nda yaşayan Robin Hood ve arkadaşları gibiyiz. Robin ve arkadaşları kötü Prens John tarafından vatandaşlık haklarından mahrum edilmişlerdi. Ama John bir gaspçıydı. Taht, ruhsal bir sefere çıktığından ülkeden uzakta olan Aslan Yürekli Rişar'a aitti. Benzerliği fazla uzatmak istemiyoruz, kilisenin bu dünyadaki durumunu bir mit ya da bir efsaneyle özdeşleştirmek de istemiyoruz.

            Kralımız bu dünyada görülmez ama hükmü gerçektir. Hiçbir gaspçı onu O'nun elinden kapamaz. Bizler bu dünyada toplumun dışına itilmiş kişiler gibiyiz, ama uzak bir ülkeye gitmiş olan Kralımız'a sadık kalmalıyız. Yokluğunda varlığını gerçek kılmaya çalışarak O'nun görkem içinde dönüşünü bekliyoruz. Misyonumuz O'nun hüküm sürdüğüne tanıklık etmektir, Kendisi zaten cennete giderken bize bunu yapmamız için talimat vermiştir.

            John Calvin, kilisenin işinin Mesih'in görünmeyen krallığını görülür kılmak olduğunu savunmuştu. Tanıklık hizmetinin özü, insanların gözlerinden saklı olanı göstermektir. Kralımız aynı zamanda Peygamber ve kahin’dir. Kendi kanıyla ve Kendi kanında mühürlenen Yeni Antlaşma'nın aracısı rolüne de kusursuz bir biçimde uymaktadır.