III. HERKESE BİR YER (Çölde Sayım 1:47-2:34)


Herkes kendi ordugahında, kendi sancağının

altında bulunsun... sancaklarının altında,

aile bayraklarıyla Buluşma Çadırından

biraz ötede çepeçevre konaklasın.

Çölde Sayım 1:52;2:2


İnsanın kendi kendini köleleştirdiği o Firavun diyarından kurtulması ve kara ile deniz arasında karar verip denize adım atması hiç de kolay değildir. İbrahim’in hareketinde üst dünyaların adeta açılması ile İbrahim’e yön tayini verilmesi arasındaki bağ ile suya adımla Firavun’dan kaçan insana sunulan yön tarifi arasında hiç kuşkusuz bir mana bağlantısı vardır. Kısacası ayağı suya değen insanın kararlılığı suyu yaracak derecede bir güce sahiptir. Bu nedenle Efendimiz İsa Mesih’in söyleminde “hakiki bir edinim imanı ile dağın denize yürütülebileceği” şeklinde net bir öğretiş yer almaktadır. Suyun yarılması manevi aşılmazların aşılması, manevi derinliklerin geçilmesi gibi birçok konuya temas etmektedir. Ve böylesi bir adım “ben’in yüksekleri üzerine” tırmanmayı da getirecek bir başlangıçtır hiç kuşkusuz ve yükseklere çıkıldığında ise orada “devşirme direncinin” ışık olma prensibi bizi aydınlatacak ve bizi dünyaya yani kendi düzeyimize ve kendi gerçeklerimize bu kez aydınlanmış olmakla yürümeye itecektir.


İşte bu aşama bu kez olması gereken çöl aşamasıdır. Çöl aşamasında yukarının aşağı ile buluşması vardır. Yani göksel değerler ancak Firavun diyarının farkındalığı ve bu diyardan kaçışla esas normlarda ilahi yaşam dünyaya indirgenmiş olacaktır. Burada da elbette tükenmişler ve dayananların birbirlerini zıtlamaları, birbirlerini değer belirlemeleri söz konusu olacaktır. Öyle de olmuştur. Bu nedenle çöl “Saran ışığın gönül gözünü açmasından sonra yüreği tam olarak fethetme merciidir. Burada ışık ya yüreği fethedip Mesih tahtını gönle oturtacaktır. Veyahut bu taht yeniden “benliğin” tahtı olma yoluna, tükenmişliğe meyledecektir. Gönüle Mesih tahtının kurulması ise elbette kişinin artık manevi manada vaat edilen topraklara geçmesi demektir. Yani artık “gönül kendi benliği için alma arzusunu aldığı ihsanı vermeye devşirecektir.” Böyle bir durum zıttın zıtta direnci olmasından ötürü elbette zorlu bir yürek savaşımı demektir. Yüreğin her köşesinin “vaat edilen topraklar üzerinde o manevi yürek fetihlerinin” gerçekleştirilmesi gerekecektir.


Bu nedenle “ışık ile ıslah için mücadeleye” soyunan her bir iman ehli yani Yaratan’ı edinme yolunda Yaratan’a yürüyen kişi “devşirme direncine” hazırlanma konumunda yani yüreğinin kendi doğasının zıttına Yaratan’a paralel bir “sevgi ve ihsanı” edinip yaşaması konumunda olması için sayılmaya davet edilmektedir. Burada yukarıdan çağrı aşağıdan gayreti getirmektedir. Ve elbette “kalkıp sayılmaya tabi olan her bir Yaratan’a yürüyen” aşağıdan gayreti ile yeniden yukarıdan aydınlığı çekmektedir.


Bütün bunlar zorlu bir “çöl deneyimini” beraberinde getirmektedir. Kötüye meyil, kötünün etkisi bütün bu manevi “dönüşüm ve değişim” yolculuğunda dikkate alınan her bir ferdi hep teşviksiz kılmakta ve sürekli olarak aynı yanlışları yapmalarına neden olmakta, aynı zamanda aynı eksikliklerini tekrarlarına yol açmaktadır. Ve bu nedenle sayıldıkları halde, dikkate alındıkları halde hala “acıların yolunun” alttan çekişine dikkatleri doğrultusunda verdikleri aşırı değer onların yeniden aşağıya çekilmelerine sebep olmaktadır. Oysa kadim yazıların ifadesinde olduğu zaman “kaos zamanı yukarıya bakma esası” vardır. Yani yukarıya bakış “manevi vaat edilen toprakları” ve “bu manevi alanın bütün bereketlerini aleni görebilmeyi” beraberinde getirecektir.

Çöle çıktığımızın farkında olmak esasında “ruhta fakir olma” durumudur ve “göklerin hükümranlığını” bize takdim eden bir durumdur. Bu nedenle “kalkıp sayılmak” bu konumda yapılacak olan en önemli şeydir.


Beşi bir yerde” dediğimiz ve “benin farkındalığı, düşüşü görme” -Yaratılış; “düşüşten kurtuluşa yol”- Çıkış; böyle bir kurtuluş yolunun getirdiği benin ve dolayısı ile kötüye meylin alıştığı disiplinsizliğe disiplin-Levililer; ve disiplin zorluğunda yürüme gayretleri ve yeniden düşüş-yani Sayılar ve Yaratan’ın yeniden “benin farkındalığında, düşüş yaşamış kişiyi” kurtarması şeklindeki bir sıralamada yazılı Tora (Işık, nur) şu an işlediğimiz “Sayılar bölümünün” bu noktasında “çöle çıkan ve kaale alınıp sayılan her bir ferdin esasında Yaratan düşüncesi sonucu Yaratan işlevinin oluşturduğu dünya üzerinde mana anlamında muhakkak bir yeri olduğunu açıkça ifade etme gayreti içindedir. İnsan “acılar yolunda da” olsa “mana yolunda da olsa” muhakkak Yaratan’ın “sevgi ve ihsan vasfında” yarattığı ve kendi sureti olarak “hükmetme ve çoğalma” vazifesiyle onurlandırdığı varlıktır. Cevherden kopmuş bir parçadır. Cevherin bütün vasıflarını bir küçük damla halinde de olsa çok güzel içeren ve yansıtandır. Ne yazık ki, “kendi benliğinin farkındalığı için” düşmüşlüğünde bu harika konumun farkında değildir. Ancak Mesih’in “sevgi ve ihsan vasfını” varlığında ifşası ve sunduğu kurtuluş sayesinde insan tam kemâlat derecesinde farkına varabilme durumundadır.




SAYILANIN OLMASI GEREKEN YER


Sayılma sonunda oluşturulan kamp anlatımında her bir sayılan grup kendi karakteristik özelliği içerisinde, kendini ifade etme özgürlüğü içinde, kendi aile bayrağı altında ama “buluşma çadırına” göre belirli, belirgin, kendine has ayrılmış bir noktada yerini almaktadır. Bu bizi kainat içinde Yaratan’a göre yerimizin belirgin olması gibi bir durumdur. Yani kainatta esasında bütün yaratılış sistemi içinde en ufak bir boşluk bulunmamaktadır. Yazıların ifade ettiği ve Efendimiz’in sözleri ile “Yaratan düşüncenin dışında bir yaprağın dahi hareketi söz konusu değildir.” O zaman kainatta “boşu boşuna var olan ve helak olsun diye ortaya konulmuş” herhangi bir insan yoktur. Çöl yolculuğuna dahil olmuş kişi bu durumu görebilecek olandır. Çünkü yukarıdan verilen nettir; buluşma çadırından biraz ötede çepeçevre konaklasın” -2:2. Bu sözle Musa ve Harun’a söylenilen kalkıp sayılan yani insan olarak yeryüzünde bulunanlar içinde Yaratan’a yürüyenler için artık konaklama mekanı “buluşma çadırı” etrafıdır.


Bütün kainat sistemi içinde “kendi benliklerini tanıma gayreti içinde olanlar yani acılar yolundakiler” ve “kendi benliklerini fark ettikten sonra Yaratan’a yürümeye başlayanlar” yani mana yolunda olanlar bütün insanlığı esasında iki perdelik bir oyunun oyuncuları olduklarına işaret etmektedir. Oyunun ilk perdesinde Adem düzeyi ve ikinci perdesinde ise Mesih düzeyi net olarak görülmektedir. Esas oyunun sonunda bütün oyunun anlattığı tek bir gerçek vardır. Her şey Yaratan’dan ve Yaratan düşüncesinden ve işlevindendir. Amaç O’nu yüceltmek ve O’ndan sonsuza dek haz almaktır. Yani her bir ruh esas Olan’ı ifşa için en alt düzeyden başlamakta ve sonra Mesih’in kurtarışında Yaratan’a yani geldiği noktaya yeniden dönmektedir. Bu arada madde bu maneviyatın kabı olarak görev yapmakta ve hazların adeta buharın su suyun buz kristalleri olması gibi bir teşbih yapılacak olursa ruhun farklı farklı safha ve hazlarının binlerce renk ve biçimlerde maddelerle ifşasıdır. Ama esas ifşa, her bir zerre misali her bir insan Yaratan suretini tam ifşa edene dek yani bütün insanların birer zerre veya hücre misali tamlığı yansıtması kaydı ile o tek bir bütün insanda Yaratan’ın tam ifşası durumuna kadar kainatın genişlemesinde ve işlemesinde neticelenecektir. Bu muhteşem bir birlik ve bütünlüktür. Mesih İsa’nın varlığında bu kurtuluş en üst derecede ilan edilmiştir. Yani “nefse ölüş ve Yaratan’a Mesih’inde ve Ruh’unda diriliş.” Ve sonsuzluk o anın bütünlüğündedir.


SAYILANIN HEDEFİ


Bu gerçeğin merkezinde Yaratan’ın yaratılana vaadi vardır. İbrahim’i yürüten bu vaattir. “Ben sana Yaratan, sen Bana yaratılan yani halk olacaksın.” Yani Yaratan’a yürüyenin önünde esas slogan “Yaratan’ın yaratılana Yaratan olmasıdır.” Yani yeryüzünde yaratılmış düzenin sınırsız genişliğinde yaratılan yalnız değildir. Acılar yolunda yalnızlığının farkında bile olmayan insan kendi bencilliği içinde aslında yalnız kendi dünyası ile meşgulken birden bire benliğinin o sınırlı ve tatminsiz dünyasının farkındalığında olduğu anda esasında yalnızlığının da farkına varır ama işte o sırada kainat düzenin bütünlüğünü görmeye başlar ve bu bütünlük içinde de Yaratan’ın vaadi kendisine hitap eder. İnsan için esas önemli olan budur yani “O esas her şeyin kaynağı ile bütünleşmek” çünkü kendisinin varlığı zaten o kaynaktandır. Mesih İsa O’nun için o kaynağa “yol, gerçek ve yaşam” olduğunu ifade etmektedir. Çünkü “antlaşmanın çocuğu olmak” Mesih’le bütünleşmektir. O muhteşem sistemin içine yükselmek Mesih’in ölüm ve dirilişi ile bütünleşmektir. Bu bütünlük “Baba ve Ben biriz” prensibi içinde en önemli olandır. Bu nedenle Yaratan’a yola çıkan “çöl tecrübesinde” ışık olma ve olmama direncinde denenir. Ve esas hep o bütünlüğü, o gelinene geri dönüşün ışığını yakalamaktır. Saran ışığın açtığı yoldan yüreğe giren o üst haz Mesih’i yürek tahtına oturtur. Bu kişiler için inancın unsurları, basamakları değildir değerli olan her şeyin kaynağı esas Yaratan düşünce ve işlevidir ve elbette sonucudur. Sonuç “oğuldur” yani Yaratan’ın mirasçılığıdır. Manada vasıflarını edinmişliğin manevi gücü ve sonsuza çeken gücüdür.

Musa’nın ifadelerine bakılırsa, Musa da bunun kesin bilincindedir ve bütün önderliği bu gerçeğin üstündedir. Yani “kalkmış sayılmış ve uyandıran olmuştur.” O nedenle gönül gözünün açılmasında ve engin “çöl tecrübelerinde” esasın Yaratan’ı edinmeden başka bir şey olmadığını keşfetmiştir. Bu nedenle Musa’nın algısında ve burada ifade edilmek istenilende de esas olan varılacak olan vaat edilmiş topraklar değildir. Burada esas madde içinde anlatılan öykünün maddi konumları esas önemli olan değildir. Önemli olan buradaki dekor içinde anlatılanın manevi boyutudur. Yani esas aranan “Yaratan’ı edinmiş olmaktır.” Yaratan’ı edinmek kainatın tek hükümranı o muhteşem düşünceyi küçücük benliklere sığdırmaya kalkmak gibi bir zır delilik değil, aksine O’nu Mesih’inde ve Ruh’unda tam manasıyla “sevgi ve ihsan olmasını” yani bu vasıfları harfiyen edinmektir. İşte Efendimiz, bizler uğruna kendini feda edip, bu fedada kanı ile kurtuluşu bahşetmesindeki esas unsur bu vasıfların kendisinden ifşa ile gelip bizi, varlığımızı, ruhumuzu tamamen sarması ve “ben için almanın” günah temelinden kurtuluşla Yaratan’ı bu vasıflarında kendimizde edinmemizdir. Bu derin bir hayat gerçeği ve öğretişidir. Derindir. Sadece ilahiyat terimleri ezberlemekle edinilebilecek bir iman bilgisi, bir durum hiç değildir.


Musa bu nedenle Çıkış bölümünde, Eğer varlığın bize eşlik etmeyecekse bizi buradan çıkarma” -33:15 demektedir. Yani dikkat ederseniz Musa için de önemli olan o vaat edilen diyarlar değil esas Yaratan’ın antlaşmasında Yaratan’ı edinmiş olmaktır. Yani Anadolu ozanının tabiriyle “bana Seni gerek Seni” demektedir.



MERKEZİ BİR HEDEFE DAHİL OLMA


Yaratan yolunda yürüyenler “belli sınırlar içinde olmadan ötürü” bir dahil olma ile Yaratan’a yürüyenler içindedirler. Yani “antlaşma çocukları olarak” bu antlaşmanın farkındalığında olma yani her birimizin “sevgi ve ihsanda” yaratılmışlar olarak “sevgi ve ihsan vasfını” edinmede Yaratan’a yürüdüğü gerçeğini algılamadır. Ve bu gerçeği algılayanlar Mesih İsa’nın kurtarış Müjdesi’nde kurtuluşu gönenip biçimlenmeye başladıklarında esasında mana itibariyle kocaman bir manevi manada bir iman edinim bedenine dahil olmuşlardır. Bu kişiler öyle ya da böyle Yaratan’la form eşitliği için yola çıkmışlardır. Ama diğer taraftan farklı yerlerden, farklı konumlarda, farklı yaklaşımlarla ve hatta farklı bakış açıları ile Mesih’te bütünleşmektedirler. Ve bunu Yaratan suretine dönüşüm değişimle “insan-ı kamil” olma tecrübelerinde “belli sınırlar içinde olma” dahilinde gerçekleştirdikleri gibi Yaratan’ı edinme, Yaratan’la form eşitliğinde olma gibi konularla da “merkezi bir hedefe sahip” olmakla da gerçekleştirmektedirler.


Belli sınırlar içinde olma” manevi kurtuluşu Mesih’in kurtarışında Yaratan’ın lütfu olarak algılama ve hayata indirgeme gibi daha geniş bir kapsam içindedir. Bu genel bir dahil olmadır. Ama diğer tarafta “merkezi bir hedefe sahip olma” ise böyle geniş bir alan içinde, manevi kurtuluş alanı içinde Yaratan’ı edinmeyi yani vasıflarını tabi bir biçimde hakiki doğamıza indirgememizdir.


Yani Hristiyan inancı içinde Protestan mezhebinin Reform geleneğinde yer almak ve belli bir iman ve inanç uygulamaları pratiğine dahil olmak “belli sınırlar içinde olma” şeklindeki bir dahil olma durumudur. Ama diğer taraftan Mesih’in yüreğinde ve iman ve inanç pratiğinde kişi olarak Yaratanla form eşitliğinde olmayı hedeflemek kesinlikle “merkezi bir hedefe sahip olmadır.” Şimdi bu durumda bir kısım inananlar sınır belirleme konusunda ileri gidip merkezi hedefi ihmal ederlerken, bir kısım inananlar bunun tam tersini yapmaktadırlar. Oysa her konuda olduğu gibi esas “devşirme direncidir.” Yani sağın ve solun dengesi bir diğer değişle hem sınırların tayini yani Yaratan’ın antlaşması altında olmanın ne anlama geldiği ve hangi alanları kapsadığını iyice tespit edebilmekle birlikte bu ortam içerisinde esası yani Yaratan’la Mesih’inde ve Ruh’unda tam bütünleşmeyi hayat prensibi edinmek. Bu teoloji ile iman arasındaki bağında ne denli önemli olduğuna güzel bir işarettir. Yani sınır ve merkez konusunda bir denge oluşturmak evli bir çiftin yaşadığı hayat sorumlulukları ile birlikte birbirlerine olan aşklarını da belli bir dengede tutabilmeleri gibi bir durumdur.


İBADETİN ROLÜ


Belli sınırlar içinde olma” aynı zamanda bize “merkezi bir hedefe sahip olma” durumunu da getirdiğine göre o zaman bu iki ucun bir ruhta oluşturması gerektiren bu bütünlüğün yani “kalkıp sayılmış olmanın” o karşı durulmaz sorumluluğu altında “devşirme direnci ile” mümkün olacağı kesindir. Böylesi bir “devşirme direnci” ise yani dönüşüm sonrası yaşamın sürekli dönüşüm ve değişimle Yaratan’a doğru yürüyüşü “buluşma çadırına” yakınlıkla bağlantılıdır. Yani ibadet, yani bir manada mana yolunda iç çalışma ve dönüşüm ve değişimin yani Yaratan ışığının yüreğimizden başlamak kaydı ile bütün vücudumuzda doğallığını alması ibadetin ruhta ve gerçekte oluşu ile yakından alakalıdır.


İbadet esasında bir iç çalışma olmakla birlikte ferdi ve aynı zamanda aynı yürüyüşte “yolun dostu” olan diğerleriyle bir araya gelmenin birlikte inşa ettiği bir “belli sınırlar içinde olup aynı zamanda merkezi bir hedefe sahip olma” gayretidir. Yukarıdan verileni aşağıda ferdi ve toplu olarak irdeleyebilmektir. Ferdi olarak alınan ancak toplu olarak teoriden pratiğe bir akışla değerlendirilip hayata indirgenebilir.

Bu nedenle Efendimiz’in hayatı ile ortaya koyduğu kurtarış müjdesinde kendisinin her şeyden önce Yaratan’ı tam yansıtan İsra-el olması yani bütün Yaratan’a yürüyenleri temsili söz konusudur. Aynı zamanda ferdi olarak o İsa Mesih’tir. Yani hem İsa ve hem de İsa olarak bir anlamda hem zerreyi hem bütünü temsil etmektedir. O zaman ibadette de Yaratan’ın ışığının kalpte oluşturduğu noktanın kişinin öncelikle eksikliğini fark etmesine sebep olur ve bu eksiklik sonra “Mesih’in bedeni” dediğimiz “gönül ehlinin” bir araya gelmesinde yani “Mesih talebelerinin bir bütün oluşturmasında” yani “Mesih dergahında” Mesih’le Yaratan’a yürüyüş kapısında toplanmakla Mesih bedeni ifşa olunur.


Bu Musa ile birlikte Yaratan’a yürüyenlerin çöl yürüyüşlerindeki oturma düzenlerinde çok açıktır. Buluşma çadırı “merkezidir.” Yani hayat “buluşma çadırı” etrafında sürmektedir. O zaman ibadet çok daha derin bir işleyişe sahiptir. Adeta manevi olarak insanın eksikliğini tamlığa dokuma merkezi “Yaratan’la buluşma çadırıdır.” Burada ışıkla kavuşan yürekler bu ışığı daha derinlere çekmek için ve aynı durumdaki diğerleriyle birlikte daha büyük bir manevi güç oluşturarak çekmek için sık sık bir araya gelmektedirler.


Efendimiz’in tabirleriyle ibadet esasında Mesih’te ve Ruh’un yönlendirişinde tamlığı Yaratan’ın sureti olmayı “aramak”, “sormak” ve “dilemektir.”


MERKEZDEKİ HEDEF


Hiç kuşkusuz merkezdeki hedef Yaratan’ı edinmedir. Bu noktada O’nun vasıflarına dünyamızın O’na doğru dönüşüp değiştiği duruma devşirilmemiz esastır. Aslında çoğumuz için bu merkezi hedef oldukça “sağa ve sola” meyletmiş durumdadır. Mesela birçoğumuz neden Mesih talebelerinin sık sık bir araya gelmesi gerektiğinin farkında bile değillerdir. Hatta bu durumu sosyallik olarak algılayanlar vardır ya da ruhsal bir şeyler edinmek gibi. Hayatımız içinde bir anlamsızlık hakimdir. Yani sebebi bilinmez bir hayatın yaşanma zorunluluğu bize anlamsızlık vermektedir. İşin kötüsü bunlar, Mesih’te kurtuluş bulduklarını söyleyen birçok kişinin esas yürek gerçekleridir. O zaman bu iki konu, bizim için hayatımızın ne kadar Yaratan’dan gelen kişiler olarak Yaratan’a yönelik olup olmadığını belirliyor.


Yani “Mesih’te kurtuluş bulduğunu söyleyenler, Mesih’in talebeleri olduğunu söyleyenler olarak bizim aynı yürek durumuna sahip olan kişilerle her pazar ya da daha sık bir araya gelmemizin esas sebebi nedir?” Hakikaten bu sorunun cevabı önemlidir. Çünkü esas merkezdeki hedef bu sorunun cevabına bağlı olandır. “Ya hayatımızın esas gayesi, esas hedefi nedir?” Bu soru da yukarıdaki soru kadar belirleyici ve önemlidir.


Kainatta her bir zerre Yaratan’ın o muhteşem düşüncesinin işlemi sonucu olduğuna göre “O’ndan başkası yok” ilkesinde ve hakikatinde merkezde esas Olan’ı edinip O’nunla bütünlükte bir hayat sürmekten başka “esas haz veren” ve “esas bizi hakikaten sınırsız tatminde” tutabilecek başka hiçbir şey yoktur. O zaman merkezde, o noktada ve her noktada sadece ve sadece tek bir gerçek vardır “sevgi ve ihsan.” Bu iki cümle kısaca O’dur. Hedef O’nu bu vasıflarında vasıflarımıza zerre işleyişi ile benliğimizden ifşadır.


MERKEZE GÖRE HAYAT


Sayılar bölümünde özellikle “buluşma çadırına” göre Yaratan’a yürüyenlerin kendi tabiatlarına, karakteristik özelliklerine göre yer almaları esasında “mana yolu” üzerinde yürüyen ve Mesih’te Yaratan’ı edinenler için bir yaşam prensibidir.


Bu noktada merkezde Yaratan’la birlikte olunabilecek özel bir buluşma çadırının olması hayatın merkezinde rahatlıkla “mantık üstü inancı” kullanmak kaydı ile “üst akla tutunmanın” esas olması gereken olduğu vurgulanmaktadır. Ve bütün “çöl yürüyüşünde” olanlar Yaratan’la buluşma çadırı etrafında bir dairesel yerleşim düzeninde değil, diktörgen bir yerleşme düzeninde oturmuşlardır. Bu oturma düzeni esasında merkeze bakış ve yakınlık açısından her birinin ayrı bir değerlendirmeye tabi oldukları esası vardır. Yani her bir oymak bulunduğu konumda Yaratan’dan ötürü bulunmakta ve aynı zamanda olması gereken bu yerde de belli bir öneme sahiptir. Yani Yaratan’ın kurtarış planında, kişilerin “kendi benlikleri için alma durumlarından ihsana dönüşü ve değişimlerinde” her birinin ayrı bir yeri ve önemi ve elbette bir de kâinatta bir zerre dahi olsalar önemleri vardır. Yani “kalkıp sayılan” daha doğrusu “denizi aşıp, dağa tırmanıp, çöle inen, Yaratan’a yürüyen kişi” artık Yaratan önünde yeri olan kişidir. Hem de her bir “yolun dostu” ile birlikte farklı farklı da olsa, farklı seviyelerde de olsa bir yeri vardır.


Özellikle Yaratan’la form eşitliğinde olanlar ise elbette tamamen madde üstünde üst akla tutunarak artık mananın tamamen doluluğundaki kişilerdir ve elbette onların bu bütünlüğünde “hoca uyandırır” olgusu vardır. Bir manada Yaratan’ı tam edinme konumundakiler “mana yolunda” Yaratan yaratılan arasında adeta bir uyandırma, yaratılana Yaratan’la buluşma yolunun işaretçileri olarak görev yapmaktadırlar.


VE BULUŞMA ÇADIRI


Ve o günün buluşma çadırı önce manada bize emsal teşkil ederken Adem düzeyinden Mesih düzeyine ruhun o manevi hac yolculuğunda çadır Mesih’in “insan-ı kamil” varlığında “mana yolu” için buluşma çadırı olmuştur. Yani saran ışığın yürekte açtığı nokta Mesih’in gönlü teslim alması içindir ve o noktada buluşma sürekli oldukça ve eksiklik tamlığı Yaratan’ın “sevgi ve ihsan vasfında” buldukça ve bu Mesih’te biçimlendikçe merkez artık kişinin yüreğinde temellenmiş olacaktır. Bu bütün İsra-el için yani Musa önderliğinde Yaratan’a yürüyen için buluşma çadırı neyse günümüzde kilise için yani Mesih’in kurtarışında Yaratan’a yürüyen için Mesih yüreklerde daha olması gerektiği gibi “mana derinliğinde” buluşma çadırıdır. Demek ki, insan artık Adem seviyesinde “benliğinin farkındalığından” Yaratan’ın suretine dönüşme yolunu daha da kolay aşabilme durumundadır. Çünkü insanlığın çağların ilerleyişindeki maddi gelişimi manada dönüşüm ve değişimin çok daha çabuk fark edilmesi için de birçok şeyi getirmiş her şeyden önce beklenilen Mesih çağının öncüsü Efendimiz hayatı, öğretişleri ve kurtarışı gerçekleşmiştir. O zaman zamanımızda artık insanlık mana yoluna harekette çok daha şanslıdır. Unutulmaması gerekenin “her bir dizin çökeceği her bir dilin diyeceği” gerçeğinde bütün insanlığın Yaratan’a bir “kutsal hayat hacılığı” yürüyüşünde olduğu gerçeğidir ve bu yolculukta dışarıdan içeriye doğru herkesin bir yeri olduğu kesindir.