Bölüm 2. Reform Teolojisinin Beş Maddesi

6. İnsanlığın Radikal Yozluğu

            İnsanın tamamen bozulmuşluğu, Calvinizm'in ünlü beş maddesinden birincisidir. Doktrine, "tamamen bozulmuşluk" denilmesi biraz talihsizliktir çünkü bu ad yanlış anlamalara yol açabilir. İngilizce'de TULİP adı verilen ve İngilizce sözcükler alt alta geldiğinde TULİP sözcüğü çıkan atrostiğe uyduğundan kalmıştır. Tamamen bozulmuşluk TULİP'in T'sini oluşturur. Mutlak bir şekilde bozulmuş bir ahlaksal durumu öneren terim, yanlış yönlendirir. Mutlak bozulmuşluk, bir insanın olabileceğince kötü olduğu anlamına gelir. Mutlak sözü, manevi erdemlere bile sahip olmayan tam ve bütün bir yozluk önerir.

            Ancak, tamamen bozulmuşluk doktrini, insanın olabileceğince kötü olduğunu öğretmez. Örneğin, insansal kötülük numunesi olarak gösterilen Adolf Hitler'in tamamen alçakça olmayan bazı davranış kalıpları olduğu kesindir. Belki Hitler annesini seviyordu ve zaman zaman belki de ona karşı nazik davranıyordu (bu Neron gibilere uymayabilecek olan bir hipotezdir).

 

Cetvel 6.1

 

*TULİP'in İlk Taç Yaprağı

1 Tamamen Bozulmuşluk                İnsanlığın radikal yozluğu

2 Şartsız seçim                                    Tanrı'nın egemen seçimi

3 Kısıtlı kefaret                                   Mesih'in amaçlı kefareti

4 Karşı konulamaz lütuf                       Ruh'un etkin çağrısı

5 Kutsalların dayanması                      Tanrı'nın kutsalları koruması

Mutlak bozulmuşluk'tan ayırt ettiğimiz tamamen bozulmuşluk, günahın etkisi ve kişinin bütününün bozulmasından söz eder. Tamamen bozulmuşluk, kişinin bütününü saran yozluktur. Günah varlığımızın her yönünü etkiler: Bedenimizi, ruhumuzu, kafamızı, irademizi vb. Kişinin bütünü günahla yozlaşmıştır. Hiçbir "doğruluk adası" düşüşün etkisinden kaçamaz. Günah yaşamımızın her yönüne erişir, hiçbir yerde kenarda köşede kalmış bir erdem bulunamaz.

            Belki de tamamen bozulmuşluk doktrini için daha iyi bir terim, radikal yozluk olabilir. Radikal sözcüğü, "kök" anlamına gelen Latince radix sözcüğünden gelir. İnsanlığın radikal bir biçimde yoz olduğunu söylemek, günahın varlığımızın köküne ya da özüne nüfuz etmiş olduğunu söylemektir. Günah bize teğet geçmez ya da çevremizde olmakla kalmaz, varlığımızın merkezinden yükselir. Kutsal Kitab’ın, vücutlarımıza kan pompalayan kastan değil varlığımızın "çekirdeği"nden söz ederek "yürek" dediği yerden çıkar. "Çekirdek" sözcüğü bile Latince'de "yürek" için kullanılan sözcükten gelir.

            İsa bu durumu sık sık doğadan alınan tasvirlerle tanımladı. Kötü bir ağacın kötü meyva verdiği gibi, günah da kötü insan doğasından kaynaklanır. Bizler günah işlediğimizden ötürü günahkarlar değiliz; günahkar olduğumuz için günah işleriz. Düşüşten beri, insan doğası bozulmuştur. Günahlı bir doğayla doğduk. Günahlı davranışlarımız bu bozulmuş doğadan kaynaklanmaktadır.

            Havari Pavlus, Eski Antlaşma'dan aktarma yaparak evrensel günahlı konumu şöyle özetler:

                Şimdi ne diyelim? Biz Yahudiler diğer uluslardan üstün müyüz? Elbette değiliz. Biz daha önce ister Yahudi ister Grek olsun, herkesi günahın buyruğunda olmakla suçladık. Yazılmış olduğu gibi:

                               «Doğru olan kimse yok, bir kişi bile yoktur.

                               Anlayan kimse yok,

                               Tanrı'yı arayan kimse yok.

                               Hepsi yoldan saptılar,

                               birlikte yararsız oldular.

                               İyilik eden yok, bir kişi bile yoktur.» (Mezmur 14:1-3; 53:1-3; Vaiz 7:20).

                               «Ağızları açık bir mezardır,

                               Dilleriyle aldatırlar» (Mezmur 5:9).

                               «Dudaklarının altında yılan zehiri var» (Mezmur 140:3).

                               «Ağızları lanet ve acı sözle doludur» (Mezmur 10:7).

                               «Ayakları kan dökmeye seğirtir.

                               Yollarında yıkım ve dert vardır.

                               Esenlik yolunu da bilmiyorlar» (Yeşaya 59:7-8).

                               «Gözlerinde Tanrı korkusu yoktur» (Mezmur 36:1).

                                                                                                                             Romalılar 3:9-18

 

            Burada havari "günahın altında" oluşumuzdan söz ediyor. İnsan durumundan söz ederken mecaz kullanırız. Çalışkan bir insanın işinin "üzerinde olduğunu söyleriz, bu işini kontrol altında tuttuğu anlamına gelir. Tersine, işlerin "altında" olmak, onların kontrolü altında olduğunuz anlamına gelir. Pavlus, günahın altında olduğumuzu söylediğinde aynı türde sözcükler kullanıyor. Günahın altında olmak, günahlı doğamız tarafından yönetilmek demektir. Günah, ruhu aşağıya bastıran bir ağırlık ya da yüktür.

            Kutsal Kitap, insanlığın tümünü Tanrı'nın hüküm kürsüsünün önüne getirerek, İsa hariç hepimizi istisnasız suçlar. "Doğru olan kimse yok, bir kişi bile yoktur." "Bir kişi bile" sözü, evrensel yargının abartı olmadığını açıklığa kavuşturur. Bu, kimsenin istisna tutulmadığı, evrensel olumsuz bir tekliftir. İsa'nın günahsızlığına baktığımızda, istisnaların olmaması teknik bakımdan mutlak değildir. Ancak bu metin, İsa'nın ahlaksal bakımdan eşsiz benzerliğini ele almamaktadır. İnsanlığın bütününü İsa'dan ayrı olarak değerlendirmektedir.

            Metin bundan sonra, genelden özele büyük bir hamle yapar. Doğru olan kimsenin olmadığını söylemekle kalmaz, aynı zamanda iyilik yapan kimsenin de olmadığını, bir tek kişi bile olmadığını söyler. Günahın pisliği bizim doğruluğumuza karışmış olduğu için doğruluktan uzak sayılmıyoruz. Aleyhimize olan suçlama daha da radikal: Yoz insanlığımızda hiçbir zaman bir tek iyi şey bile yapmıyoruz.

            Bunu nasıl anlamamız gerekiyor? Tanrı'ya iman etmeyen insanların birçok iyi şeyler yaptıklarını her gün görmüyor, duymuyor muyuz? Reformcular bu sorunla uğraştılar ve günahkarların düşmüş durumlarında Reformcular'ın adına, "manevi erdemler" dediği işleri yapma yeteneğini hala taşıdıklarını kabul ettiler. Manevi erdemler, dışsal olarak Tanrı'nın yasasına uygun olan işlerden söz eder. Düşmüş günahkarlar kendilerini çalmaktan uzak tutabilir ve iyi işler yapabilirler ama bu işler nihai bir anlamda iyi olarak kabul edilmezler. Tanrı, insanların davranışlarını değerlendirdiğinde, sadece dışsal davranışları kendi başlarına ele almakla kalmaz, aynı zamanda bu davranışların ardındaki motivasyonları da göz önünde bulundurur. Yaptığımız her şeyde motivasyonumuzun Tanrı sevgisi olması talep edilmektedir. Dışsal olarak Tanrı'nın yasasına uygun olan ama Tanrı'dan uzak bir yürekten çıkan bir davranış, Tanrı tarafından iyi bir iş olarak kabul edilmez. Yapan'ın kalbindeki yatkınlıklar dahil, davranışın tümü, Tanrı'nın incelemesi altına alınır ve eksik bulunur.

            Jonathan Edwards, manevi erdemlerin "aydınlanmış çıkar" tarafından yönlendirildiğini söylemişti. Böylesi dışsal erdemli davranışlar, Tanrı'yı hoşnut etmek ve onurlandırmak amacından değil, kendi çıkarlarımızı koruma arzusuyla yönlendirilir. Örneğin, suç işlemenin bir işe yaramadığı durumlar olduğunu öğrenebiliriz. Trafik cezası almamak için hız sınırlarına itaat edebiliriz. Yasa, kültür ve diğer günahlı insanlarla çatışma ihtimalinden ötürü tam potansiyelimize uygun bir şekilde günah işlemekten alıkonuluruz. Olumlu yönüne bakarsak, "erdemli" işler bile yapabiliriz ama diğer insanların beğenisini kazanma arzusuyla yaparız. Burada da, belirli "erdemler"in bu dünyada insanları bir yerlere getirdiği varsayımı bir rol oynamaktadır. Her iki durumda da eksik olan, Tanrı'ya kalpten duyulan bir sevgidir.

 

ÖZGÜN GÜNAH

 

Radikal yozluk ya da tamamen bozulmuşluk durumu, özgün günah olarak bilinen düşmüş konumdur. Özgün günah doktrini, Adem'le Havva tarafından işlenen ilk günahtan değil, o ilk günahın sonucundan söz etmektedir. Özgün günah, ilk anne-babamızın soyuna ilk günahtan ötürü ceza olarak gelen bozulmuşluktur. Hemen hemen her Hristiyan kilisesinin özgün günah konusunda bir doktrini vardır. Hümanist varsayımlarla derinden etkilenmiş olan liberal teoloji, sık sık özgün günahı kötülediği halde, bütün tarihsel iman bildirileri bu doktrini içerir. Aslında, özgün günahın içerdiği yozluk derecesi tanrıbilimciler arasında uzun süreden beri devam eden bir tartışma konusudur. Ancak tarihsel Hristiyanlık, Kutsal Kitab’ın düşüş konusundaki söylediklerinin özgün günah hakkında bir kavramımız olmasını gerektirdiğinde görüş birliği içindedir.

            Dördüncü yüzyılın en çabuk alevlenen tartışmalarından biri, özgün günah hakkındaydı. Tartışmacılar, ünlü Hippo Piskoposu Aurelius Augustin ve keşiş Pelagiyus'tu. Pelagiyus, Augustin'in ünlü duası, "Buyurduğunu bahşet ve istediğini buyur"dan tökez almıştı.[xix] Pelagiyus, Tanrı'nın bize buyurduğu şeyi bize "bahşetmesi"nin gerekliliğini kabul etmiyordu. Pelagiyus, ahlaksal sorumluluğun kendisiyle birlikte her zaman ahlaksal yeteneği getirdiğini varsayıyordu. Tanrı'nın yarattıklarından kendi güçleriyle yapamayacakları bir şeyi istemesi haksızlık olurdu.

Tanrı ahlaksal kusursuzluk talep ediyorsa, o zaman insanlık, kusursuzluğa erişebilme yeteneğine sahip olmalıdır. Lütuf, ahlaksal kusursuzluk arayışımızı kolaylaştırdığı halde, ona erişebilmemiz için lütuf gerekli değildir.

            Augustin, lütfun Tanrı'ya itaat çabalarımızı kolaylaştırmakla kalmadığını, düşmüş doğamızdan ötürü lütfun gerekli olduğunu savunuyordu. Düşüşten önce, ahlaksal kusursuzluk talebi zaten vardı. Bu şartı değil, bizi değiştirdi. Bir zamanlar ahlaksal bir olasılık olan şey, lütuf olmadan ahlaksal bir imkansızlık haline geldi. Augustin'in görüşünün kökü özgün günah doktrinindedir. Tartışma kızıştıkça, Pelagiyus saldırılarına bu doktrini hedef aldı.

            Pelagiyus özgün günahı inkar ederek, insan doğasının sadece iyilik yapmak için yaratılmış olmakla kalmayıp aynı zamanda değiştirilemez bir şekilde iyi olduğunu savunuyordu. İnsan doğası değişebilir ama değişimler "gerekli" değil, sadece "rastlantısal" olabilirler. Bu terminoloji yine, rastlantısal sözcüğünün "kasıtsız" anlamına gelmediği, bir şeyin en derin özünü değil, sadece yüzeyini etkileyen değişimlerden söz eden Aristocu kategorileri yansıtmaktadır. Günah, esas ahlaksal doğamızı değiştirmez. Günah işleyebiliriz ama "temelde iyi" kalırız.

            Burada antiparantez, insanlığın temel iyiliği düşüncesinin hümanist felsefenin en büyük öğretisi olduğunu söylemek istiyorum. Ayrıca, son anketler doğruysalar modern Amerikan müjdeciliğinde nüfuz etmektedir. Bir ankette müjdesel olduğunu söyleyenlerin şaşırtıcı çoğunluğu insanların "temelde iyi" oldukları görüşüne katıldıklarını bildirmişlerdir.

            Pelagiyus'un Augustin'le tartışmasının özünde, insanın özgür iradesi düşüncesini korumak vardı. İnsan, özgür iradesinin etkinliğine göre hem Tanrı'ya itaat eder, hem de O'na karşı günah işler. Adem'e özgür irade verilmişti ve Adem'in iradesi düşüşten etkilenmemişti. Suçluluk ve düşmüş yozluk Adem'in soyuna geçmemişti. Pelagiyus'a göre, Adem'in günahı sadece ve sadece Adem'i etkilemişti. Özgün günah olarak bilinen miras alınmış yoz bir konum yoktur. İnsanın iradesi tamamen özgür kalır ve önceden bir kötülüğe yatkınlığı yoktur. Bütün insanlar günah konusunda önceden herhangi bir yatkınlıktan özgür olarak doğmuşlardır. Hepimiz, Adem'in düşüşten önce tadını çıkarttığı ahlaksal durumla aynı durumda doğmuşuzdur.

            Diğer yandan Avgustin, günahın evrensel olduğunda ve insanlığın bir "günah yumağı" (massa peccati) olduğunu savundu. İnsan, içinde Tanrı'nın lütfunun işi olmadan kendini iyiye yükseltemez. Boş bir kap nasıl kendisini suyla dolduramıyorsa bizler de kendimizi Tanrı'ya döndüremeyiz.

            Augustin, insanın düşüşten hem önceki, hem de sonraki çeşitli ahlaksal konumları ya da insanın durumlarını ayırmasıyla ünlüdür. Düşüşten önce Adem günah işleme yeteneğine (posse peccare) ve günah işlememe yeteneğine (posse non peccare) sahipti. Günah işleyememe (non posse peccare) ve günah işlemekten kendini alıkoyamama (non posse non peccare) durumunda değildi.

            Bu konuşma tarzı bize biraz zor gelir çünkü Augustin'in tanımladığı son durum iki olumsuzla anlatılmıştır, non posse non peccare. Düşmüş insanın günah işlemekten kendini alıkoyamadığını söylemek, sadece günah işleyebildiğimiz anlamına gelir. Günah işlemeden yaşayamıyoruz. Ahlaksal bir gereklilikten ötürü günah işliyoruz çünkü düşmüş doğamıza göre hareket ediyoruz. Kötü şeyler yapıyoruz çünkü kötü insanlarız. Düşmüş olmanın anlamı özde budur.

            John Calvin, bu insan yozluğu konusunda Augustin'i izledi: "İlk Hristiyan yazarların Özgün Günah adını verdiği miras alınan yozluk budur. Bu terimle eskiden iyi ve pak olan bir doğanın bozulduğundan söz ediyoruz... ilk insanın günahının bütün soyuna

 

Cetvel 6.2

İnsan Yeteneği Konusunda Augustin'in Söyledikleri

Düşüşten Önce                                 Düşüşten Sonra

Günah işlememe yeteneği                    Günah işlemeden duramama

ve günah işleme yeteneği

 

 

 

geçtiği Kutsal Kitap'tan açıkça kanıtlanmıştır. Bu yüzden ortodokslar ve özellikle de Augustin, edindiğimiz kötülükle bozulmadığımızı, rahimden beri taşıdığımız içimizde var olan bir kötülüğü getirdiğimizi göstermeye uğraşmıştır."[xx]

            İçinsel yozluk konusu, Pelagiyus ve Augustin arasındaki tartışmaya neden oldu. Pelagiyus 418 yılında Kartaca Sinodu'nda suçlu bulunmuştu. Bundan sonraki kilise konseyleri, özgün günah doktrinini onayladılar ve Pelagiyus'un öğretisi hakkındaki uyarılarını tekrarladılar. On altıncı yüzyıldaki Torino Konsey’i bile, Pelagiyanizm'in Kutsal Kitab’ın düşüş konusundaki görüşlerini çarpıttığını açıkça bildirdiler.

            Martin Luther, özgün günah hakkında şunu yazdı: "Havariye ve Mesih İsa'da olanın sade sağduyusuna göre, sorun sadece iradede nitelik eksikliği ya da yeterince zeki olmamak değil, ya da hafıza kuvvetinin eksikliği değildir. Ruhun olduğu kadar bedenin de bütün güçlerinin ve içinsel ve dışınsal kişinin bütün güçlerinin bütün doğruluk, dürüstlük ve yetenekten mahrumiyetidir. Buna ek olarak, kötülüğe bir yatkınlık, iyiden tiksinmek, ışık ve bilgeliğe karşı bir gönülsüzlüktür; yanlış ve karanlığa karşı bir sevgi, iyi işlerden kaçış ve onlardan nefret etmek, kötü olana doğru bir koşuştur..."[xxi]

            Pavlus'un sözünü ettiği Havari Pavlus'tur. Luther bu sözü söylerken belki de Romalılar'ı düşünüyordu. Romalılar 3:11'de Pavlus, "Tanrı'yı arayan kimse yok" diye bildirir. Yüzeyden bakılınca bu şaşırtıcı bir yargıdır. Kutsal Kitap, insanlara sık sık Tanrı'yı aramalarını söyler. Yeniden doğmamış kişinin temel durumu, bir kaçağın durumudur. Doğal yatkınlığımız Tanrı'dan kaçmaktır. Aden'deki ilk günah, Tanrı'dan ve bakıp incelemesinden saklanmak için bir kaçış olan Tanrı'nın huzurundan ilk kaçışa neden olmuştu. Çıplaklık hissi, günahın ilk bilincine varmayla bağlantılıydı. Adem'le Havva utançlarını örtmeye çalıştılar, suçluluklarından kaçabilecekleri bir yer aradılar. Bu insanların ilk yalanıydı, gerçek bir Adengate skandalıydı.

            Müjdesel Hristiyanlar'ın, Hristiyan olmayan arkadaşlarının "Tanrı'yı aradıklarını" ya da "Tanrı'yı bulmaya çalıştıklarını" söylediklerini sık sık duyarız. Kutsal Kitap, yeniden doğmamış olan kimsenin Tanrı'yı aramadığını söylediği halde biz neden böyle bir şey söyleriz. Thomas Aquinas, insanların mutluluk, huzur, suçluluktan kurtuluş, kişisel tatmin ve diğer bu tür yararları aramakta olduklarını gözlemlemişti. Bizler bu yararların nihai olarak sadece Tanrı'da bulunabileceklerini anlıyoruz. İnsanların sadece Tanrı'nın sağlayabileceği şeyleri aradıklarından ötürü, Tanrı'yı arıyor olmaları gerektiği sonucunu çıkarırız. Yaptığımız hata budur. Düşmüş konumumuzda, sadece Tanrı'nın verebileceği yararları arzularız ama Tanrı'yı istemeyiz. Armağanları Veren Kişi olmadan armağanları, Yararları Sağlayan Kişi olmadan yararları isteriz.

            Romalılar 3:12, herkesin "yoldan saptığını" ya da "yoldan çıktığını" ilan eder. Günahkarlar gerçekten de "ters, inatçı" insanlardır. İnanlılar'a (alaycı bir terim olan) "Hristiyan" adı verilmeye başlanmadan önce, onlar kendilerine "Yol'un insanları" diyorlardı. İsa da, biri hayata, diğeri yıkıma götüren olmak üzere değişik "yollar" olduğundan söz etti (Matta 7:13-14). Kimse yeniden doğmamışken Tanrı'yı aramadığından hepimizin yoldan sapıp çıkmamız şaşırtıcı bir şey değildir.

            Tanrı'yı, O'nu arayışımızın sonucu olarak "bulmayız." O'nun tarafından bulunuruz. Tanrı için olan arayış yeniden doğuşla son bulmaz; yeniden doğuşla başlar. Tanrı'yı gerçekten ve içten bir şekilde arayan kişi, yeniden doğmuş kişidir. Jonathan Edwards, Tanrı'yı aramanın Hristiyan yaşamının esas işi olduğunu söylemişti.

 

PUTPERESTLİK

 

Romalılar 3:18, düşmüş insanlığın suçuyla son bulur: "Gözlerinde Tanrı korkusu yoktur." Bu, özgün günahın belki de en yıkıcı etkisidir. Tanrı'nın benzerliğinde yaratılmış olan ve Yaratıcımız'a tapınmak ve saygı göstermek için yaratılmış olan bizler, O'nun önünde kutsal saygı kapasitemizi kaybettik. Düşmüş konumumuza gerçek tapınmadan daha yabancı bir şey yoktur. Bu, tapınmayı tamamen bıraktığımız anlamına gelmez. Bunun yerine, Tanrı yerine yaratılmış düzende bir şeye tapındığımızı söyler. Pavlus şöyle der:

 

                Haksızlıkla gerçeğe engel olan insanların bütün tanrısızlık ve haksızlığına karşı Tanrı'nın gazabı gökten açıkça gösterilir. Çünkü Tanrı'ya dair bilinen ne varsa, gözlerinin önündedir. Tanrı hepsini gözlerinin önüne serdi. Dünyanın yaratılışından beri, Tanrı'nın görünmeyen nitelikleri, yani sonsuz gücü ve Tanrılığı, O'nun yaptıklarıyla anlaşılarak açıkça görülüyor. Bu nedenle özürleri yoktur. Tanrı'yı bildikleri halde O'nu Tanrı olarak yüceltmediler, O'na şükretmediler. Ama düşüncelerinde budalalığa düştüler; anlayışsız yüreklerini karanlık bürüdü. Akıllı olduklarını iddia ederken akılsız olup çıktılar. Ölümsüz Tanrı'nın yüceliği yerine ölümlü insana, kuşlara, dört ayaklılara ve sürüngenlere benzeyen putları yeğlediler. Bu yüzden Tanrı, birbirlerinin bedenlerini aşağılasınlar diye, onları yüreklerinin tutkuları içinde ahlaksızlığa terk etti. Onlar Tanrı'yla ilgili gerçeğin yerine yalanı koydular. Yaradan'ın yerine yaratığa tapıp kulluk ettiler. Oysa Tanrı sonsuza dek övülmeye layıktır. Amin.

                Romalılar 1:18-25

            Romalılar'ın bu bölümü, evrensel putperestlik uygulamasını tanımlamaktadır. Bu suçlamanın zemini, Tanrı'nın Kendisini doğada açıkça vahyetmiş olması ve bunun sonucunun da her insanın bir Tanrı olduğunu bildiğidir. Ama bu vahye evrensel yanıt, onu bastırmak ve bu açıkça görülen gerçeği bir yalana değişmektir. Bizler Tanrı'nın yüceliğini, yaratıkların yüceliğine değişiyoruz. Putperestliğin özü, Tanrı yerine konulan bir şey için bir sunak yapmaktır. Pavlus'un sözünü ettiği Tanrı korkusu, kişinin bir düşmana karşı duyduğu alçak bir korku ya da dehşet değil, yüreği saygıyla dolduran ve ruhu tapınmaya yönlendiren bir huşudur. Günahkarlar Tanrı'ya doğal olarak hayranlık duymazlar. Bizler doğa olarak, yüreklerinde Tanrı'ya karşı bir düşmanlık taşıyan gazap çocuklarıyız.

            Özgün günah konumunda olmak, Kutsal Kitab’ın adına "benlik" dediği konumda olmaktır. Bu öncelikle fiziksel şeyleri değil, ahlaksal bir yozluk konumunu ima eder. Benlikte, Tanrı'yı hoşnut edemeyiz. Aslında O'nu hoşnut etmek için içimizde hiçbir arzu yoktur. Tanrı'dan uzaklaşmış ve O'na yabancı olmuşuzdur.

            İmanlı olmayan kişilere Tanrı'dan nefret edip etmediklerini sorarsak kategorik olarak bunu inkar edeceklerdir. Buna karşın Kutsal Kitap, yeniden doğmamış kişinin kalbinde ve ruhunda Tanrı'ya karşı derin bir nefret olduğunu açıkça bildirmektedir. Tanrı için sevgi bizler için doğal bir şey değildir. Kurtarılmış konumumuzda bile, ruhlarımız soğur ve O'na karşı ilgisizlik hissederiz. Dua ettiğimizde, aklımız başka yere gider ve hayal kurmaya başlarız. Başkalarıyla birlikte dua ederken, sıkılırız ve saatlerimize bakmaya başladığımızı farkederiz. Bu, çok sevdiğimiz insanların yanındayken yaptıklarımızdan çok farklı bir davranıştır.

            Tanrı'ya karşı yeterli bir doğal sevgimiz olmaması, O'na karşı doğal arzumuzun da yeterli olmayışıyla kanıtlanır. Gençken, Westminster Kısa İlmihalini ezberlemem istenmişti. İlmihalin ilk sorusu, "İnsanın en büyük amacı nedir?" idi. Yanıt şöyledir: "İnsanın en büyük amacı, Tanrı'yı yüceltmek ve sonsuza dek O'ndan zevk almaktır." Bunu pek anlamıyordum. Tanrı'yı yüceltmekle Tanrı'ya itaat etmek arasında bir bağlantı olduğunun farkındaydım. Anlayamadığım, bütün bunlarla Tanrı'dan "zevk almak" arasındaki bağlantıydı. Eğer yaşamımın en büyük amacı Tanrı'dan zevk almak ise, var olmamın nedeninden çok uzaktım. Bunları, günlük hayatımla hiçbir alakası olmayan eski dinsel sözler olarak kabul ederek bir kenara ittim. Sevincimi Tanrı'da aramaya yatkın olmadığım kesindi.

            Daha sonra Luther'in, "Tanrı'yı seviyor musun?" sorusuna "Tanrı'yı sevmek mi? Bazen O'ndan nefret ediyorum!" yanıtını verdiğini okuduğumda duygularımı anladım. Bu insanların ender olarak itiraf ettikleri bir şeydir. Luther'in dürüst yanıtı bile tamamıyla dürüst değildi. Gerçeğin tamamını söylemiş olsaydı, Tanrı'dan her zaman nefret ettiğini söylemek zorunda kalacaktı.

 

AHLAKSAL YETENEK

 

Daha önce de belirttiğimiz gibi, Pelagiyus ve Augustin arasındaki tartışmanın büyük bir kısmı, insan iradesinin özgürlüğü hakkındaydı. Pelagiyus, özgün günah doktrininin insan özgürlüğü ve sorumluluğuna karşı şiddet içerdiğine inanıyordu. Augustin, özgün günahı doğru bir şekilde değerlendirmişse ve bizler kendimizi günah işlemekten alıkoyamıyorsak (non posse non peccare), bu özgün iradeye ne yapar? Westminster İnanç Bildirisi şöyle bildirir: "İnsan, günah konumuna düşüşüyle, kurtuluşa eşlik eden her türlü ruhsal iyiliği isteme konusunda bütün yeteneğini tamamen kaybetmiştir: öyle ki, doğal bir insan olarak o iyilikten tamamen uzaktır ve günah içinde ölüdür, kendi kuvvetiyle kendini iman ettirmeye ya da buna hazırlamaya tamamen yetersizdir."[xxii]

            Tamamen bozulmuşluk hakkındaki Reform doktrininin bir tek cümlede bildirildiği bir durum varsa o da buradadır. Düşmüş insanın ahlaksal yetersizliği, tamamen bozulmuşluk ya da radikal yozluk doktrininin özündedir. Kişi TULİP'in T'sinin bu yönünü kabul ederse, geri kalanı mantıken zaten bunu izler. Tutarlı olarak düşünen biri, T'yi kabul edip de geri kalan dört harfi reddedemez.

            Reform'un ahlaksal yetersizlik kavramının bu kısa ve öz özetine dikkatle bakalım. İnanç Bildirisi ilk olarak, düşüşün sonucu olarak insanın, "kurtuluşa eşlik eden her türlü ruhsal iyiliği isteme konusunda bütün yeteneğini tamamen kaybetmiş olduğunu" söyler. Bir şey sadece kaybolmakla kalmamış, tamamen kaybolmuştur. Tamamen ve bütünüyle kaybolmuştur. Kısmi bir kayıp ya da güç ya da yeteneğin azalması değildir. Radikal ve tam bir kayıptır. Buna karşın bu, iradenin seçme yeteneğinin tamamen yok olduğu anlamına gelmez. Kaybolan, "kurtuluşa eşlik eden her türlü ruhsal iyiliği" isteme yeteneğidir.

            Günahkarın manevi erdemin işlerini yapma yeteneğinden daha önce söz etmiştik. Bu davranışlar Tanrı'nın yasasına dışsal olarak uyarlar ama Tanrı için bir sevgi tarafından yönlendirilmezler. Öyleyse özgün günahta yok olan ahlaksal yetenek, dışsal olarak "ahlaklı" olma yeteneği değil, kişinin kendini Tanrı'nın şeylerine yakın yapma yeteneğidir. Bu ruhsal boyutta ahlaksal bakımdan ölüyüzdür.

            İnanç Bildirisi, doğal adamın " iyilikten tamamıyla uzak olduğu ve günahta ölü olduğunu" söyler. Bu, Kutsal Kitab’ın düşmüş adam tanımını özetler. Pavlus durumu şöyle tanımlar:

 

                Sizler bir zamanlar, içinde yaşadığınız suç ve günahlarınızdan dolayı ölüydünüz. Bu dünyanın gidişine ve söz dinlemeyen insanlarda şimdi etkin olan ruhun, yani havadaki hükümranlığın egemenine uymaktaydınız. Bir zamanlar hepimiz böyle insanların arasında, doğal benliğin ve aklın isteklerini yerine getirerek benliğimizin tutkularına göre yaşıyorduk. Ötekiler gibi doğal olarak gazap çocuklarıydık. Ama merhameti bol olan Tanrı bizi çok sevdiği için, suçlarımızdan ötürü ölü olduğumuz halde, bizi Mesih'le birlikte yaşama kavuşturdu. O'nun lütfuyla kurtuldunuz...

 

Efesliler 2:1-5

 

            Pavlus bu parçada Ruh'un bizi "yaşama kavuşturmaktaki" ya da bizleri düşmüş konumumuzda yeniden doğmamızı sağlayan işinden söz etmektedir. "Yaşama kavuşturmak" imajını kullanmaktadır. Bu, suçlar ve günahlar içinde "ölü" olan eski durumumuza tam bir tezat oluşturmaktadır. Günahlı biyolojik olarak ölü değildir. Aslında doğal adam çok canlıdır. Cesetler günah işlemezler. Burada söz konusu olan ölüm, ruhsal ölümdür.

            Pavlus ölülerin yürümesinden söz eder. Belirli bir yöne doğru giderler, havari bunun bu dünyanın yönü olduğunu söyler. Bu yol, cennetin yönüne ya da yoluna tam bir tezat oluşturmaktadır. Bu yolu seçmek, bu dünyanın egemenine göre yaşamaktır. Pavlus'un burada bunu söylerken Şeytan'dan söz ettiği açıktır, öyleyse doğal durumumuzda Şeytan'ın istekli havarileriyiz. Ruhsal bakımdan ölü olmak, şeytansal bakımdan diri olmaktır.

            Eski durumumuzda, (özgün günahtan ötürü) doğaları bakımından gazap çocukları olan yaratıklar gibi davranarak beden ve kafanın isteklerini gönüllü olarak yerine getirdik. Pavlus "doğamız bakımından" gazap çocukları olduğumuzu söylediğinde, Pelagiyanizm'in özüne büyük bir darbe indirir. Bu parçada doğal adamın korkunç ve tam bir tasvirini yapar.

            Günahta ölü olmak, ahlaksal ve ruhsal bir kölelik içinde olmaktır. Bizler doğamız bakımından günaha köleyiz. Bu, düşüşün insan iradesini yok ettiği ya da sildiği anlamına gelmez. Düşmüş insan hala seçimler yapabilecek yeteneklere sahiptir. Hala bir aklımız ve bir irademiz vardır. Sorun seçimler yapamayışımız değildir. Doğal insanlar her zaman seçimler yapmaktadırlar. Sorun, düşmüş konumumuzda günahlı seçimler yapmamızdır. Bu seçimleri özgürce yaparız. Günah işlememizin nedeni, günah işlemeyi istememizdir ve tam olarak seçmeyi istediğimiz şeyi seçme yeteneğine sahibiz.

            Öyleyse yeteneksizliğimiz nerede yer alıyor? İnanç Bildirisi, doğal adamın "kendini iman ettirmeye ya da kendini bunu yapmaya hazırlamaya yeteneği" olmadığını söyler. Eğer hala bir irademiz varsa neden kendimizi iman ettiremiyoruz ya da hatta kendimizi iman etmeye hazırlayamıyoruz? Bunun basit yanıtı şudur: Çünkü bunu yapmayı istemiyoruz. Tanrı'nın doğruluğu için içimizde hiçbir arzu yok ve özgür irade tanım olarak arzuladığımız şeyi seçmeyi içerir.

 

ÖZGÜR İRADE

 

Bir bakıma, ahlaksal yeteneksizlik içinde olmamızın nedeni iradelerimizin özgür olmasıdır. Özgür iradenin dikenli konusu, irademizin çalışmasıyla bağlantılıdır. Augustin, Pelagiyus'la tartışmasında düşmüş insanın özgür iradesini koruduğunda (liberium arbitrium) ısrar etmişti. Ancak, özgün günah aracılığıyla insanın düşüşten önce tadını çıkarttığı özgürlüğü (libertas) kaybettiğinde ısrar etmişti. Yüzeysel olarak bakıldığında, Augustin kelimelerle oynuyor gibidir. Bir insan nasıl özgür iradeye sahip olup da özgürlüğe sahip olmaz? Bu bir fark olmadan yapılan bir ayrım olmalıdır. İnsanın hala seçimler yapma yeteneği vardır ve bu anlamda özgürdür. Ama Kutsal Kitab’ın adına kraliyet özgürlüğü dediği, ruhsal itaat özgürlüğüne sahip değildir.

            Calvin de Augustin'inkine benzer bir düşünceyi savundu: "Bu özgürlük bizim bozulmuş, günahın hizmetkarı oluşumuza ve günah işlemekten başka bir şey yapamayışımıza uyar. Öyleyse bu şekilde, iyi ve kötüyü yapma konusunda özgür bir seçimi olduğundan değil, karşı konulamaz bir güdüyle değil isteği doğrultusunda bunu yaptığından insanın özgür iradesi olduğu söylenir. Bu tamamen doğrudur: Ama neden böylesine küçük bir şeye böylesine gururlu bir başlık verilmiştir? Hayranlık duyulacak bir özgürlük! İnsan günahın hizmetkarı olmaya zorlanmaz ancak gönüllü bir köledir, ethelodoulos; iradesi günahın zincirleriyle bağlıdır."[xxiii]

            Calvin, istediğimiz şeyi seçme yeteneğine sahip olduğumuzu onayladığı halde, özgür irade terimini konu için biraz fazla abartılı buluyordu. "Neden böylesine küçük bir şeye böylesine gururlu bir isim veriliyor?" demiştir. Bu sözün kökü gerçekten de insan gururundadır. Sahip olduğumuzdan fazla ahlaksal güce sahip olduğumuzu düşünmekten hoşlanırız. İrademizin özgün günahtan hiç etkilenmediğini düşünmekten hoşlanırız. Bu, hümanizmin en önemli noktasıdır. Özgür irade konusunda hümanist ve putperest görüş, iradenin etkilenmemiş bir konumda çalışmaya devam ettiğidir. Etkilenmemiş sözüyle iradenin ne iyi ne de kötüye yatkın olduğu, ahlaksal bir nötrlük konumumda var olduğunu söylemek istiyoruz. Düşmüş insanın kafasında önyargı, kötülük yapmaya önceden yatkınlık yoktur. Bu özgür irade görüşü, Kutsal Kitab’ın günah konusunda söyledikleriyle tam bir çatışma içindedir.

            Jonathan Edwards iradeyi "kafanın seçimi" olarak tanımlamıştı. Edwards, kafayla irade arasında anlamlı bir fark olduğunu inkar etmemişti. İkisi farklı melekelerdir. Kafa ve irade arasında bir ayrım yapılabildiği halde, bunlar birbirlerinden ayrılamazlar. Ahlaksal davranışlar mantıklı seçimler gerektirir. Kafasız bir seçim, ahlaksal bir seçim değildir. Bitkiler, köklerini bir dizi fiziksel neden aracılığıyla suya doğru uzatırlar. Ama bizler bu hareketi erdem ya da kötülük düşünerek yargılamayız. Bu hareketler istemsizdir. Bizler de istemsiz hareketler yaparız. Yüreklerimizin dolaşım sistemlerimize kan pompalamasına karar vermeyiz. Bu istemsiz bir harekettir. Beyin fizyolojik bir bakış açısından bu sürecin içinde olabilir ama bilinçli bir karar alıp bunu yapmaz.

            Edwards iradeden, "kafanın seçimi" olarak söz ettiğinde, önümüzdeki seçenekler arasında tercih ettiğimize göre seçimler yaptığımızı söylemek istemişti. Edwards, her zaman o anda en kuvvetli olan yatkınlığa göre seçim yaptığımız sonucuna vardı. Bu irade hakkında çok önemli bir gözlemdir. Seçimlerimiz, hiçbir şeyden kaynaklanmayan "kendiliğinden" seçimler değildir. Yaptığımız her seçimin bir nedeni vardır. Dar bir anlamda, yaptığımız her seçim belirlenmiştir.

            Seçimlerimizin "belirlenmiş" olduğunu söylemek, kulağa "belirlenimcilik" olarak gelir. Ancak belirlenimcilik, seçimlerimizin dışsal güçler tarafından yönetildiği anlamına gelir. Bu, özgür iradeyi iptal eden bir tür zorlamaya neden olur. Edwards'ın söylemek istediği şey tamamen farklıdır. Seçimlerimiz, birer nedenleri olduğundan belirlenmişlerdir. Bu neden irademizin yatkınlığıdır. Bu, özgür iradenin özü olan kendi-belirlemedir. Eğer ben seçtiğim şeyi belirlersem bu belirlenimcilik değil, bir tür azimdir. Bir şey yapma konusunda kuvvetli duygularımız olduğunda, "Bunu yapmaya azimliyim" deriz. Bu, belirli bir yöne doğru hareket etme hakkında kuvvetli bir arzu ya da yatkınlıktan söz eder.

            Edwards, her zaman o an en kuvvetli olan yatkınlığımıza göre seçtiğimizi söylediğinde o an en çok istediğimiz şeyi seçebileceğimizin yanı sıra, onu seçmemiz gerektiğini de söylemek ister. Gerçekten de seçimlerimizi aynen böyle yaparız. O anki en kuvvetli yatkınlığınıza göre olmayan bir seçiminizi düşünmeye çalışın. Bazen bu konuda kafamız karışır çünkü bir sürü yatkınlığımız olabilir ve bunların şiddeti bir zamandan diğerine değişebilir.

            Örneğin, büyük bir yemek yedikten sonra rejim yapmaya karar vermek kolaydır. Dolu midelerle yediğimiz kalorilerin miktarını azaltmaya karar veririz. Ancak birkaç saat sonra, yeniden acıkırız ve yemek yeme arzumuz yoğunlaşır. Kilo vermeyi istemekten çok bir parça pasta yemeyi istediğimize karar verdiğimiz bir noktaya gelirsek, diyetin yerine pastayı seçeriz. Normal olarak aslında fazla kilolarımızdan kurtulmak istiyor olabiliriz. İnce olmak için büyük bir arzumuz olabilir. Ama bu arzu ya da yatkınlık damak zevkimize aykırı düşmektedir. Sorun her şeyin eşit kalmadığıdır.

            Bir başka örnek Jack Benny skeçlerinden birinde görülebilir. Benny'nin karşısına kendisine, "Paran ya da hayatın" diyen bir hırsız çıkar.

            Benny yüzünde derin bir düşünce belirten bir ifadeyle bir an sessiz durur.

            Sabırsızlanan hırsız, "Hangisi, paran mı, hayatın mı?" diye sorar.

            Benny, "Düşünüyorum, düşünüyorum" der.

Bu hikaye, seçimler yaptığımızda her şeyin eşit olmadığını vurgular. Hırsız kurbanının seçeneklerini para ya da yaşam olmak üzere ikiye indirger. Ancak ölüm tehlikesi olduğunda arzu düzeyi değişir. Kurbanın yaşamaya devam etme arzusu, cüzdanına sahip olmaya devam etme arzusundan daha büyüktür, bu yüzden parasını hırsıza verir. Bu senaryoda bir zorlama öğesi olduğu kesindir ama zorlama mutlak değildir. Aşırıdır ama nihai değildir. Ödeme ya da ölme seçimi hala oradadır. Birisinin hırsızlığa karşı o kadar kuvvetli hisleri olabilir ki ölmeyi tercih edebilir. "Ya özgürlük ya ölüm" diye bağırabilir, ama bilir ki davası için bir şehit olarak ölse bile hırsız yine de cüzdanını alacaktır.

            Bu örneğin söylemek istediği, o anki en kuvvetli yatkınlığımıza göre seçeriz. Tanrı'ya itaatimizde büyümeyi arzuladığımızda bunu anlamalıyız. Günah işlediğim her seferinde bunu, o an günah işlemeyi itaat etmeye yeğlediğim için yapıyorum. Yüreğimde itaatkar olmak için büyük bir arzu olabilir ama bu arzu günahkar arzularımla çatışma içindedir. Bu, Havari Pavlus'un dile getirdiği ikilemdir:

 

                Ne yaptığımı anlamıyorum. Çünkü istediğim şeyi yapmıyorum; nefret ettiğim ne ise, onu yapıyorum. Ama istemediğim şeyi yaparsam, Yasa'nın iyi olduğunu kabul etmiş olurum. O halde bunu artık ben değil, içimde yaşayan günah yapıyor. İçimde, yani doğal benliğimde iyi bir şey bulunmadığını biliyorum. İçimde iyiyi yapmaya istek var, ama güç yoktur. İstediğim iyi şeyi yapmıyorum, istemediğim kötü şeyi yapıyorum.

Romalılar 7:15-19

 

            Pavlus, iyiye ve kötüye karşı olmak üzere, karşılaştığımız rakip yatkınlıklar arasındaki çatışmayı tanımlıyor. "İstediğim iyi şeyi yapmıyorum" diyor. Bu, Edwards'ın en kuvvetli yatkınlığımıza göre seçim yaptığımız görüşüne ters düşmüyor. Hristiyanlar'ın iyilik yapma arzuları ya da iradeleri vardır. Ama her zaman o iyiyi yapmayız. Bazen kötülük yapma arzumuza teslim oluruz. Yapmayı istediğimiz şeyi yapmayız çünkü iyilik yapmayı yeterli kuvvette istemeyiz. Kutsallaştırma sürecinin tamamı bu mücadeleyi içerir. Pavlus bunu savaşa, ruhla beden arasındaki muazzam bir muharebeye benzetir.

            Ruhla beden arasındaki mücadele yeniden doğmuş kişinin mücadelesidir. Yeniden doğmamış, doğal kişinin böyle bir mücadelesi yoktur. Günaha kölelik içindedir, benliğe göre hareket eder, benliğe göre yaşar ve benliğe göre seçim yapar. O an en baskın olan yatkınlığa göre seçim yapar ve bu yatkınlık hiçbir zaman Tanrı'ya olan doğal bir sevgi yüzünden Tanrı'yı onurlandırma arzusu değildir. Yeniden doğmamış kişilerin arzuları sürekli olarak kötüdür. Bu, özgün günah doktrininin ilgilendiği kölelik ya da ruhsal ölümdür.

 

DOĞAL YETENEK

 

Edward bir başka önemli ayrım daha yapar, bu da doğal yetenekle ahlaksal yetenek arasındaki ayrımdır. Doğal yetenek, yaratığa Yaradan tarafından sağlanır. Örneğin kuşlar, havada makinelerin yardımı olmadan uçma konusunda doğal bir yeteneğe sahiptirler; insanlar buna sahip değildir. Balıklar gibi, bizlerin de denizde yüzme konusunda doğal bir yeteneğimiz vardır. Ancak balıklardan farklı olarak, yapay gereçlerin yardımı olmadan denizin içinde yaşayamayız. Tanrı balıklar için solungaçlar ve yüzgeçler, kuşlar için tüyler ve kanatlar sağlar ama bizleri bu şekilde donatmamıştır.

            Ancak biz insanların seçimler yapabilmek için doğal bir yeteneğimiz vardır. Bizlere bunu yapabilmemiz için gereken doğal gereçler verilmiştir. Bilgi işlemleri yapabilen ve Tanrı'nın yasalarının bize verdiği sorumlulukları anlayacak bir aklımız vardır. Yapmayı istediğimiz şeyi seçmemizi sağlayan bir irademiz vardır. Düşüşten önce, iyi şeylere bir yatkınlığımız da vardı bu da iyiyi seçebilmemizi sağlıyordu. Düşüşte kaybolan işte bu iyiye olan yatkınlıktı. Özgün günah, insanlığımızı ya da seçimler yapma yeteneğimizi yok etmez. Doğal yetenek ya da melekeler aynen kalır. Kaybolan, iyiye yatkınlık ya da itaat etmek için doğru arzudur. Yeniden doğmamış kişi, Tanrı'ya itaat etmeye yatkın değildir. Tanrı için, iradesini Tanrı'yı seçmek üzere harekete geçiren bir sevgisi yoktur. Tanrı'nın şeylerini isteseydi onları seçebilirdi ama onları istemez. İradelerimiz öyledirler ki, seçmeyi arzulamadığımızı özgürce seçmeyiz. Tanrı için olan arzunun temelde yok olması, özgün günahın özündedir.

            Tanrı'nın şeylerine karşı bir isteksizlik bizleri iyiyi seçme konusunda ahlaksal bakımdan yetersiz kılar. Edwards, doğal yetenekle ahlaksal yetenekten söz ettiğinde söylemeye çalıştığı budur. Düşmüş insan, Tanrı'yı seçmek için doğal yeteneğe (seçim için gerekli melekelere) sahiptir, ama bunu yapacak ahlaksal yetenekten yoksundur. Doğru ahlaksal seçimleri yapmak için doğru arzular ve yatkınlıklar gerekir. İyiyi yapmak için olan doğru bir yatkınlık olmadıkça kimse iyiyi seçemez. Seçimlerimiz yatkınlıklarımızı izler. İnsanın Tanrı'nın şeylerini seçebilmesi için, ilk önce onları seçmeye yatkın olması gerekir. Benlik, Tanrı'nın şeyleri için hiçbir tedarikte bulunmaz, onları seçebilmemiz için lütuf gerekir. Yeniden doğmamış kişinin Tanrı için herhangi bir arzusu olabilmesi için yeniden doğması gerekir. Ruhsal bakımdan ölü olanın Tanrı için herhangi bir arzusu olabilmeden önce Kutsal Ruh tarafından canlı kılınması gerekir.

                Yaşam veren Ruh'tur. Beden bir yarar sağlamaz. Sizlere söylediğim sözler ruhtur, yaşamdır. Yine de aranızda iman etmeyenler var.» İsa iman etmeyenlerin ve kendisini ele verecek olanın kim olduğunu başlangıçtan biliyordu. «Sizlere, `Baba'nın bana yöneltmediği hiç kimse bana gelemez' dememin nedeni budur» dedi.

Bunun üzerine öğrencilerinin birçoğu geri döndüler, artık O'nunla dolaşmaz oldular. İsa o zaman Onikilere, «Siz de mi ayrılmak istiyorsunuz?» diye sordu.

Simun Petrus şu cevabı verdi: «Rab, biz kime gidelim? Sonsuz yaşamın sözleri sendedir.

Yuhanna 6:63-68

 

İsa burada bedenin ahlaksal iktidarsızlığından söz etmişti. Havarilerine bedenin bir yarar sağlamadığını öğretmişti. Belki de en şaşırtıcı yorumu şuydu: "Baba'nın bana yöneltmediği hiç kimse bana gelemez." Bu cümle evrensel bir olumsuz imadır. Evrensel bir yetersizliği bildirir. "Gelebilmek" sözü izni değil, güç ya da yeteneği tanımlar. Bir şeyi hiç kimsenin yapamadığını söylemek onu yapmaya güçlerinin yetmediği anlamına gelir. İsa tarafından dile getirilen çıplak gerçek, kimsenin Mesih'e kendiliğinden gelemediğini bildirir. Birisinin Mesih'e gelebilmesi için, ilk önce o kişiye Mesih'e gelmenin bağışlanması ya da "verilmesi" gerekir. Mesih'e gelme konusundaki ahlaksız yeterliğimizi yenebilmemiz için Tanrı'nın bir şey yapması gerekir. Mesih'i bedende kucaklayamayız. Kutsal Ruh'un yardımı olmadan Mesih'e gelemeyiz.

            İsa'nın, kendisine gitme konusundaki doğal yetersizliğimiz hakkında söylediği kuvvetli ve radikal bir sözdür. Augustin, Calvin, Luther ve Edwards'ın benimsediği görüş kadar kuvvetlidir.

Gerçekten de bu tanrıbilimciler Mesih'in sözlerinden çok etkilenmişlerdi. İsa'yı dinleyenler İsa'nın öğretisine şiddetle karşı çıktılar: Kendisini izleyenlerin birçoğu O'nu terketti. Herhalde kendi zamanlarının Pelagiyus yanlılarına katılmaya gitmek üzere O'nu terketmişlerdi. Baptist tanrıbilimci Roger Nicole bir keresinde, "Bizler hepimiz doğamız itibariyle Pelagiyus yanlılarıyız" demişti. Pelagiyusçu kategorilerde düşünmeye yatkınızdır ve bunlardan kaçmakta zorlanırız. Mesih'e iman etmek bile bu yatkınlığı hemen tedavi etmez. Pelagiyanizm, müjdesel ev içinde canlı ve sağlıklı bir şekilde yaşamaya devam etmektedir.

            Bozulmuşluğumuz ve özgün günahın etkilerinden ötürü, özgürlüğü sadece Tanrı'nın lütfunda buluruz. Westminster İnanç Bildirisi şöyle der:

 

                Tanrı bir günahlıyı imana getirip onu bir lütuf konumuna soktuğunda, onu günahın altındaki doğal köleliğinden özgür kılar; ve sadece lütfuyla onu ruhsal bakımdan iyi olanı özgürce arzu etmesini ve yapmasını mümkün kılar; böyle olduğu halde kişinin hala içinde olan yozluktan ötürü kusursuz bir biçimde ya da sadece iyi olanı istemez, bunun yanı sıra kötü olanı da ister.

                İnsanın iradesi sadece yücelik konumunda, kusursuz ve değişmez bir şekilde sadece iyi olanı ister.[xxiv]

           

            İnanç Bildirisi, ister iyiye ister kötüye olsun, sadece bir tek yöne yatkın olan kişinin belirli bir anlamda hala özgür olduğunu kabul eder. Bu özgürlük gerçektir. Örneğin, Tanrı tamamıyla özgürdür, buna karşın ahlaksal bakımdan günah işleyemez. Bunu yapamayışının kökü O'nun hiçbir zaman günah işlemeyi arzulamayan ya da hiçbir zaman günaha yatkın olmayan karakterinde, O'nun içsel doğruluğundadır. Tanrı özgürdür, ama yalnızca iyilik için özgürdür. Kötülüğe arzu eksikliği Tanrı'nın özgürlüğünü azaltmaz, çoğaltır.

            Aynı şekilde, cennette yüceltilmiş konumumuzda bizler de günah işleyemez halde olacağız çünkü günah için her arzu ve özgün günahın bütün kalıntıları bizden alınacak. Hala istediğimizi seçmek için özgür olacağız ama sadece iyiyi seçeceğiz çünkü bu arzuladığımız tek şey olacak. Bu, Augustin'in nihai derecede özgürlük olarak sözünü ettiği özgürlüktür.