IV. İnsanlığın Bereket Kaynağı


Amacımız kimseyi depresyona sokmak ya da ümitsizliğe itmek değil, ama eğer insanlığın durumuna doğru bir teşhis koymak istiyorsak, gerçeklerle de yüzleşmek zorundayız. Kansere yakalanmış birini doktora götürmek istiyorsak önce ne kadar hasta olduğu konusunda onu ikna etmek için her türlü tıbbi kanıtı göstermemiz gerek, yoksa kendiliğinden kemoterapiye girmek istemez. İşte burada yapmaya çalıştığımız budur. İnsanlığın tarihine bakarak hastalığımızın gerçek kökünü ve acı boyutlarını öğrenmeye çalışıyoruz.

Hem Kutsal Yazılar’dan hem de tarihi kayıtlardan Nuh’tan sonraki dönemde insanların tümüyle putperestliğe düştüklerini okuyoruz. İnsanlığın durumu gittikçe kötüleşti. Neden? Çünkü insan kendi içinde barindirdiği günahın kölesidir ve Tanrı’nın isteklerinin tam tersini hep yapmaya meyillidir. Ama bu ümitsiz manzara üzerine birden Tanrı’nın lütuf güneşi doğuyor. Bundan böyle ancak dünyamızın dışında olan Tanrı müdahale edip bize yardım edebilir çünkü insanların elinden bir şey gelmiyor. Bu aşamada tarihin en ünlü isimlerden biriyle tanışıyoruz.

Hepimizin bildiğinin tam aksine, İbrahim peygamber tam anlamıyla kusursuz ya da kutsal biri değildi. Çünkü o da sonuçta insandı. Kendi çağındaki diğer insanlar gibi putperestlik içinde doğup büyüyen bir şahıstı. Ta ki bir gün Rab ona göründü ve kendisine çok farklı ve özel bir vaatte bulundu. Yaratılış 12. bölümde şöyle yazıyor:

RAB Avram’a ‘Ülkeni, akrabalarını, baba evini bırak, sana göstereceğim ülkeye git’ dedi, ‘seni büyük bir ulus yapacağım, seni kutsayacak, sana ün kazandıracağım, bereket kaynağı olacaksın. Seni kutsayanları kutsayacak, seni lanetleyeni lanetleyeceğim. Yeryüzündeki bütün halklar senin aracılığınla kutsanacak.’” (Yaratılış 12:1-3)

Tanrı İbrahim’e henüz bu ismi vermeden önce Avram olarak bilinen İbrahim, elinde bir harita ya da belirgin bir güvencesi olmadan yalnız Tanrı’nın yukarıdaki vaadine iman ederek akrabalarını ve ülkesini bırakıp Tanrı’nın gösterdiği toprağa doğru ilerlemeye başladı. Tanrı onu müthiş bir şekilde kutsayacağına ve hatta tüm uluslara bereket kaynağı yapacağına dair söz verdi. Böylece Kenan topraklarına, yani şimdiki İsrail topraklarına varınca Tanrı ayak bastığı her yeri kendisine ve soyuna vereceği konusunda İbrahim’e vaatte bulundu. Yalnız bir sorun vardı. Ortada İbrahim’in soyu henüz yoktu ve daha ilginci İbrahim 75 yaşındaydı. Eşi Sara’nın yaşı da aynı şekilde ilerlemiş durumdaydı. Sonra Tanrı’nın vaadinin doğal yollarla gerçekleşemeyeceğini düşünen Sara o dönemin örf ve adetlerine uygun olarak Mısır’da edindiği bir kölesini, Hacer’i İbrahim’e eş olarak verdi. Hacer’den doğan çocuğun kendisinin evladı sayılmasını ve böylece Tanrı’nın vaadinin yerine gelmesini sağlamak istiyordu. Bir müddet sonra Hacer bir oğul doğurdu ve ona İsmail adını verdi.

Fakat Allah İbrahim ve Sara’nın bu imansızlıklarından dolayı öfkelendi çünkü onlara doğal yollarla bir soy vereceğini söylemişti, oysa ki Sara Rab’e güvenmemişti. Seneler geçti ve yine Rab vaadini tekrarladı, ama bunu özellikle İbrahim ve Sara’nın öz çocuğuyla gerçekleştireceğini belirtti. İbrahim İsmail’i mirasçısı olarak kabul etmesi için Rab’be ne kadar ısrar ettiyse de Rab şöyle karşılık verdi: “‘Hayır. Ama karın Sara sana bir oğul doğuracak, adını İshak koyacaksın’ dedi, ‘Onunla ve soyuyla antlaşmamı sonsuza dek sürdüreceğim’” (Yaratılış 17:19). Artık yüz yaşında olan İbrahim bu vaadi ne kadar zor bulduysa da imanla Rab’e bel bağlayıp iman etti. Bundan kısa bir süre sonra Rab’in üç meleği İbrahim’i ziyarete geldiler. Sofraya otururken meleklerden birisi, “Seneye bu tarihlerde Sara’dan bir oğlunuz olacaktır” dedi. Diğer çadırdan kulak misafiri olan Sara kendini tutamadı ve istemeyerek de olsa içinde gülerek, “böyle bir şey mümkün değil” diye düşündü. Sara’nın düşündüklerini sezen Rab’in meleği ona yönelip, “Rab için olanaksız bir şey var mı?” diye sordu. Böylece tam bir sene sonra imkânsız olan gerçekleşti ve doksan yaşında olan Sara bir oğul doğurdu. İsmini ‘gülmek’ anlamına gelen İshak koydu.

Birkaç sene sonra İsmail’in kıskançlığından doğan bir takım tatsız olaylar yaşandı. Dolayısıyla Hacer ve İsmail ayrılıp güneydeki çöllere yöneldiler. İshak ise gittikçe güçlendi ve anne babasına büyük sevinç kaynağı oldu. Fakat bir gün Rab İbrahim’e görünerek şöyle ilginç bir istemde bulundu:

İshak’ı, sevdiğin biricik oğlunu al, Moriya bölgesine git, orada sana göstereceğim bir dağda oğlunu yakmalık sunu olarak sun.” (Yaratılış 22:2)

İbrahim’in bu habere ne kadar üzüldüğünü tahmin edebiliriz, çünkü kendisine vaat edilen her şey ancak bu biricik oğlu aracılığıyla gerçekleşebilirdi. Fakat tereddüt etmeden hazırlığını yapıp oğluyla beraber yola çıktı. Moriya diye anılan bölgeye gelince hayvanların yanında uşaklarını bırakıp yalnız oğlu İshak’la beraber oradaki tepenin başına çıktı. İshak’ın, “Baba yakmalık kuzu nerede?” sorusuna İbrahim de imanla, “Tanrı kendisi sağlayacak” cevabını verdi. Zirveye varınca oğlunu bağlayıp taş ve odundan hazırladığı sunak üzerine yatırdı. Tam bıçağı kaldırıp oğlunu boğazlayacağı anda ise, Rab’in meleği gökten seslenip şöyle dedi: “Çocuğa dokunma, ona hiçbir şey yapma. Şimdi Tanrı’dan korktuğunu anladım, biricik oğlunu benden esirgemedin” (Yaratılış 22:12). Böylece Rab İbrahim’in kendisine olan sadakatini sınamış oldu. İbrahim de Rab’be olan kusursuz imanını son derece güçlü bir şekilde ispatlamıştı.


img


İşte İbrahim’i diğer pagan ve putperest halklardan farklı kılan Tanrı’ya olan bu imanıydı. Başından beri hep Tanrı’nın sözüne bel bağladı ve sonunda bu büyük iman eylemiyle de sadakatini en zorlu şartlarda hayata döktü. Bugün olduğu gibi İbrahim’in çağında da çok farklı ve çeşitli inançlar ve dinler vardı. Fakat Tanrı’nın İbrahim’le kurduğu bu özel ilişkiden anlıyoruz ki Tanrı’nın aradığı dindarlık ya da sevaplar değildir. Rab öncellikle yürekten gelen iman ve itaat aramaktadır. Yaratılış 15:6’da dediği gibi, “Avram RAB’be iman etti, RAB bunu ona doğruluk saydı.” Bu şekilde İbrahim aracılığıyla Rab tüm insanlara esas istediğinin saf iman olduğunu göstermiş oldu.

Adem ve Havva’dan başlayarak insanlar hep kendi gayretleriyle ve sevaplarıyla günahlarını örtüp Tanrı’ya dönmeye çalıştılar. Fakat İbrahim’in hayatından şunu öğreniyoruz: İnsan kendi iyiliğine güvenerek değil Tanrı’nın vaadine ve lütfuna bel bağlayarak ancak sade ve saf bir imanla günahlarından aklanıp kabul görebilir. Böylece İbrahim imanı sayesinde Tanrı’nın beğenisini kazandı ve tüm insanlara Tanrı’yla ilişki kurmanın yolunu göstermiş oldu. Ayrıca Tanrı İbrahim’e vaat ettiği gibi, zamanla İbrahim’in soyunu yıldızlar kadar çoğalıp tüm insanlara bereket kaynağı olmuştu. İbrahim’in oğlu İshak’ın iki oğlu oldu, Esav ve Yakup. Sonra Yakup’un da 12 oğlu oldu ve en küçüklerinden biri olan Yusuf Mısır’a gidip uzun ve sıkıntılı senelerden sonra ailesini oraya götürdü. Orada alabildiğine çoğaldılar ama bir süre sonra Mısır’ın acımasız krallarının buyruğuyla hepsi köle oldular. Ne var ki, Tanrı’nın vaadi boş çıkmaz.