VI. Tarihe Biraz Bakalım


İsa’dan sonra (İ.S.) birinci yüzyılda Mesih’e inananların ilk topluluğunun nasıl oluştuğuna ve ne özelliklerle düzenlendiğine, “Mesih’in tasarladığı kilise” başlığı altında kısaca değindik.

İsa’dan sonra ikinci yüzyılda (II.yy) kilise için ‘evrensel’ (yani bütün dünyaya yayılmış) anlamına gelen ‘katolik’ sıfatı kullanılmaya başlandı. Ne var ki, o zaman bir mezhep ismi değil bir sıfattı. ‘Ortodoks’ aynı şekilde ‘doğru öğreti’ anlamında kullanılırdı…

İlk üç yüzyılda Hıristiyanlığın kökünü kazımak için Roma İmparatorluğunun giriştiği bütün çabalara rağmen, Mesih inancı bütün topraklarına yayılmıştı. Sonunda İmparator Konstantin IV.yy.da Hıristiyan inancını resmi din olarak ilan etti. Bundan sonraki yıllarda, devlet dininin avantajlarından yararlanmak için din değiştirip de yüreklerini değiştirmeyen birçok halk kitlesi kilise çevrelerine girer. Bunlar da kendi eski batıl inançlarını beraberinde getirirler. Böylece Roma İmparatorluğunun putperest dini düzeni Hıristiyanlığın büyük bir kesimine yavaş yavaş süzüldü. Gerçek ile batıl, bir potada erimeye başladı.

Kılıf değiştirerek kiliseye ‘giren’ bu tür kalabalıkların çoğu, ismen “Hıristiyan” olmakla birlikte, anlayışlarında hâlâ putperesttiler! Örneğin halk, eski bir koruyucu tanrıya tapmak yerine Hıristiyan bir azizin heykeline dua ederken pek bir farkı görememiştir.

İnancı siyasi manevralarla kitleleştirmenin beraberinde getirdiği bu risklere rağmen İncil’e bağlı yaşayanların hakkını yememek gerek. İnancın esaslarını korumak ve özüne bağlı kalmak için resmi kilise içinde veya dışında her zaman çabalar ve yeni akımlar olmuştur.

Ama kilise konusunda farklı bir anlayış oluşmaya başlar. ‘Kilise topluluğu’ olarak gönülden İsa’ya bağlanan kesimigörmek yerine (yani tarlanın içindeki ‘gerçek buğday’ yerine), yavaş yavaş bütün toplum (yani ‘tarla’) kilise ile bir sayılır. Kilise kavramı (buğday) ve dünya (tarla) birbirleriyle karışır. Halbuki İsa O’na iman edeceklerin hakkında şöyle demişti:

Ben onlara senin sözünü ilettim, …ben dünyadan olmadığım gibi, onlar da dünyadan değiller. Onları dünyadan uzaklaştırmanı değil, kötü olandan korumanı istiyorum. Ben dünyadan olmadığım gibi, onlar da dünyadan değiller”(Yuhanna 17:14-16).

Yani Kendisine bağlı topluluk her ne kadar dünyada, devletler altında, inanmayan veya farklı inanan toplumun kesimleriyle bir arada yaşasa da bütün bunlardan farklı, İncil’in ilkelerine göre yaşayan ve her türlü kötülükten sakınan bir topluluk olmasını istedi.

Mesih’in deyimiyle ağacın dallarına, köklerin özsuyundan (İncil’den, Mesih’ten ve Kutsal Ruh’tan) içmeyen birçok kuş konmaya başlar.

Kilise siyasete karışınca dünyasal bir zihniyet hakım olur ve İmparatorluğun merkez kentlerindeki büyük kiliseler, Kilisenin Başı olma iddiası için birbiriyle yarışır. Böylece mezhep kavramı oluşmaya başlar ‘katolik’ veya ‘ortodoks’5 sıfatları bu defa bir mezhebin ismi olarak kullanılır. Roma’dan bilinen ‘papa’ (“Sumus Pontifice” yani ‘Baş Rahip’) ve ‘kardinaller’ gibi ruhban sınıfları “Hıristiyan” inancına geçer. Artık Tanrı’nın hakkı Sezar’a, Sezar’ın hakkı da resmi kiliseye verilir.

Bütün bu değerlendirmeleri yaparken niyetimiz tarihi kiliselerin bugünkü yetkililerine geçmişin hatalarını yüklenmek veya saygısızlık etmekten tamamen uzaktır. Ama bunların, tarihi gerçekler olmakla birlikte, İncil’de öngörülen, sonradan gelişen olgular olduğunu vurgulamak gerek.

İncil’e göre, Mesih İsa yeryüzüne ikinci kere gelince krallığını kuracaktır. O güne dek Kilise kendini dünyasal ve siyasi düzenlerden arı tutması gerekir. Geçmişte “Hıristiyan devletler” kurulduysa da, inanç ile devlet ilişkileri için İncil’in savunduğu laik anlayışına ters düşmektedir. Hangi mezhep altında olduysa olsun (Katolik, Ortodoks veya Protestan), ne zaman kilise-devlet ortaklığıyla teokratik düzenler kurulduysa, sömürgeci hırsla dolan gözler başka topraklara dikilmiş, inanç başkalarına kaba kuvvette kabul ettirilmiş ve Göklerin Egemenliğine hizmet edilmek yerine dünyasal çıkarlara hizmet edilmiştir!

IV. ile V. yüzyılda henüz tam olarak örgütlenmemiş “devlet kilisesi”nin yanında resmi kilisenin aldığı hali benimsemeyen bazı kilise toplulukları bağımsız varlıklarını sürdürüyorlardı. Ne var ki zamanla devlet kilisesi Elçilerin yetkisini, ta ilk kilise döneminden beri yalnız kendi ellerinde bulundurduğu iddiasıyla kendisine bağımlı olmayan akımları dışladı, ya da yok etmeye çalıştı. Bağımsız kiliseler ise Elçisel yetkisi bir kilisenin tarihsel kökenlerinden değil, İncil’e bağlılığından kaynaklandığını savunurlardı.

Bu konuda tüm Hıristiyan alemince tanınan ünlü düşünür ve yazar Tertülyan’ın III. yüzyıla doğru yazdığı söz çok anlamlıdır:

“…İnancın birimi ve kaynağı olan elçisel6 kiliseye uyan her öğretiş, gerçek olarak kabul edilebilir. Çünkü, şüpheye yer kalmadan kiliselerin elçilerden, elçilerin de Mesih’ten ve Mesih’in de Tanrı’dan aldığı gerçekleri korumaktadırlar. Elçisel kiliselerle bir olmamız, aramızda öğretiş farkı olmamasına bağlıdır. Gerçeğe sahip olduğumuzun garantisi budur. (...) Sonraki tarihlerde ortaya çıkan kiliselere aynen bu ölçütü uygulamak gerekir. Bir elçi tarafından kurulduklarını ispatlayamazlarsa bile, aynı inancı korumaktaysalar, elçisel topluluklar olarak kabul edilmeleri gerekir, çünkü elçilerin öğretilerine zaten bağlıdırlar.”7

Bir kilisenin doğruluğu İncil’e olan bağlılığından anlaşılır. Tarih boyunca İncil’in ışığında incelendikleri zaman saptıkları gözlenen bir çok tarikat ortaya çıkmıştır, çıkacaktır da. Bu nedenle şükretmeliyiz; yani her inancının doğruluğunu tespit edecek bir ölçütümüz olduğu için: Tanrı Sözü olan İncil. Kilise tarihinin ilk dönemlerinde bu tarikatlar arasında güç kazananlardan bazıları şunlar: ‘Yahudiciler’, ‘Gnostikler’ (bu ikisi elçiler zamanında ortaya çıkıp, elçiler tarafından kınandılar), ‘Maniciler’ (Tevrat’ı kabul etmeyip dünyanın, iyi ve kötü olmak üzere iki Tanrı tarafından yönetildiğini ileri sürerlerdi), ‘Aryusçular’ (Tanrı Sözü ve Özü olan Mesih’in, ezeli olduğunu kabul etmezlerdi).

Birinci bin yılın sonuna yaklaştıkça Batı Kilisesi (Roma) ile Doğu Kilisesi (Bizans) arasında büyük bir tartışma meydana gelir. Tartışma Mesih’in, Meryem’in ya da azizlerin heykellerine dua edilip edilemeyeceği konusu üzerinedir… Heykelleri reddeden Doğu Kilisesi, “gerçek öğretişe bağlı” anlamına gelen “Ortodoks” ismini alır.

Sonuç olarak Ortodoks kesimi, kabul etmediği heykellerin yerine yalnız ikonalara (yani azizlerin vs. resimlerine) duayı kabul eder. Bu tartışmanın gerekçesi olarak her ne kadar dini nedenler gösterildiyse de, asıl neden daha çok siyasiydi: İmparatorluğun iki ‘başkenti’ arasındaki çekişme inanç konularına taşınıyordu…


Bu arada ne Roma kilisesi ne de Bizans kilisesine uyan bağımsız kiliseler ve akımlar devam eder. Bunlar, bir kilisenin yetkisine değil, İncil’in yetkisine bağlılık borçlu olduklarını ileri sürerler…

img

Roma Kilisesi ise dini yetkisini papaya, kardinal’lere, dini rivayetlere ve en son İncil’e bağlarken, Ortodoks Kilisesi Konstantinopolis Patriğine (ya da diğer metropollerdeki patrikhanelere) kendi rivayetlerine ve yine nihayette İncil’e bağlar.

Zamanla İmparatorluğun batı bölgelerinde resmi dili olan Latince yerel dillere dönüşür ve halk tarafından unutulur. Böylece Avrupa dilleri gelişir. İncil’in aslı Grekçe (eski Yunanca) olmasına rağmen, resmi kilise İncil’in Latince okunmasını zorunlu kılar. Ayinlerde İncil’den Latince olarak okunan bölümleri kimse anlamaz... “Hıristiyanlık” artık İncil inancından ziyade devlet dinine dönüşmüştür. Böylece halk da İncil’in gerçeklerine yabancılaşır.

XVI. yy.a kadar, resmi kilise İncil’in Grekçe’den yerel dillere tercüme edilmesine şiddetle karşı çıkar. XVI. yy.dan sonra Reformu kabul eden ülkelerde İncil her milletin diline çevrilir ve herkesçe okunması için dağıtılmaya başlanır. Engizisyon ise evinde İncil’in tercümesini bulunduranları ‘kafir’ diye yakalar ve cezalandırır…8

İ.S. XVI. yy.a kadar sırf İncil’e bağlanan ve sade bir topluluk düzenini sürdüren toplulukların büyük bir kısmı, ‘sapkın akımlar’ diyerek resmi kiliseler tarafından bastırılıp yok edilmeye çalışılır. Ayakta kalanlar ya inancını gizleyerek yaşadılar, ya da ıssız yerlere çekilip sessiz bir yaşam sürdürdüler. Bunlardan bazılarının isimleri ve yaklaşık dönemleri şunlardır:

Novatyancılar(IV-V. yy), Montancılar(III-V. yy), Donatocular(İ.S. IV-VI. yy), Pavlikanlar(VII-VIII. yy), Bugomilciler(VIII-X. yy), Arnoldcular(IX-X. yy), Albililer(XI -XV. yy), Waldocular(XIII-XVI. yy), Moravyalılar(XIV. yy), Anabaptistler(XVI-XX. yy), Mennocular(XVII-XIX. yy), v.s.

Bunlar ayrıntıda bazı farklı görüşlere sahip olsalar ve hatta zaman zaman kimi hatalı öğretişlere yer vermiş olabilseler bile, ortak bir noktaları var: inanç konusunda yetki kaynağı olarak bir tek İncil’i kabul ettiler. Bu yüzden onları, tıpkı resmi kiliselerin içinde İsa’ya gönülden bağlı yaşayan diğer “Hıristiyanlar” gibi, yüzyıllar boyu devam eden Mesih’in aynı ve bir tek kilisesi olarak kabul edebiliriz.

Bağımsız kiliselerin farklı isimleri de, kiliseyi bölmek düşüncesiyle çıkmaz, öğretişleri ve dini hizmetiyle bu akımlara neden olan öncülerin isimlerinden meydana gelir. Ya da, kimi zaman resmi kilise onları sapkın bir tarikat olarak görüp “bunlar falancılardır, filancılardır” diye böyle lakaplar taktığı için ortaya çıkar.

Ama tarihi ve resmi kiliselerin hakkını yememek lazım. İçinde Assisili Françesko, Aziz Bernard, Raimon Llull vs. gibi, ömürlerini tam bir özveriyle Mesih’in hizmetinde harcayan önemli iman kahramanlarına de rastlıyoruz.

* * *

XVI. yüzyılda, o tarihe kadar süregelmiş İncil’e dönük bu akımlardan bir yenisi Almanya’da Martin Luther’in önderliğinde ışık gördü. Önceleri Katolik Kilisesinin bir reformu olarak başlayan olay, Roma Kilisesinin vergilerinden kurtulmak isteyen Alman prenslerinden destek görünce siyasi bir boyut kazandı ve yeni bir kilise, Alman Lüteren kilisesi oluşmasına sebep oldu. Aynı dönemde İngiltere’de VIII. Henry, boşanmasını kabul etmeyen Vatikan’a tepki olarak İngiliz Anglikan kilisesini, Fransa’nın bir bölümünde Jean Calvin’in önderliğinde Presbiteryen kilisesi, İsviçre’de ise Ulrich Zwingli’nin öğretişleriyle benzer reform hareketleri yaşandı.

Katolik kilisesi tarafından bir isyan olarak algılanan bu hareketlere, zamanla “Protestan” (yani protesto edenler) ismi verildi. Aslında Reform’un asıl amacı yeni bir mezhep oluşturmak değildi, İncil’in özüne dönmeye yönelik bir hareketti. Hareketin ruhu, Tanrı’nın sevgisini, yalnız imanla alınan sonsuz kurtuluşu ve bir tek Kutsal Kitap’ın yetkisini vurgulayan, “Sola Scriptura, Sola Fide, Sola Gratia…”sözüyle, yani “Yalnız Kutsal Yazılar, Yalnız İman, Yalnız Lütuf…” beyanı ile ölümsüzleştirildi.

Ne var ki, siyaset ile karışınca Reform kiliseleri devlet kiliselerine dönüştü ve bunun beraberinde getirdiği ruhsal tehlikeler baş göstermekte gecikmedi.9 Aynı görüşte olmayanlara karşı savaşlar ve idamlar başladı ve kilise ile toplum bir görüldüğü için ‘buğday’ ile ‘deliceler’ yine aynı tarlada karıştı… Bu arada Katolik ülkelerde Karşı-Reform hareketi başladı ve Engizisyon Yahudiler ve Müslümanlar ile birlikte Protestanları da yok etmeye çalışıyordu…

İsa, bu tarz olayları şu şekilde önceden bildirmişti:“Evet, öyle bir saat geliyor ki, sizi öldüren herkes Tanrı'ya hizmet ettiğini sanacak” (Yuhanna 16:2).

Avrupa’da Katolik ülkeler ile Protestan ülkeler arasında da kendi çıkarlar uğruna 30 yıllık ve 100 yıllık savaşlar gibi kırımlar için din bahane edildi… Günümüzde Kuzey İrlanda’da hâlâ siyasi nedenlere dayanan Katolikler ile Protestanların çatışmaları henüz son bulmuş değildir.

İşte Hıristiyan adını taşıyıp böyle davranan her kimse, hangi ülkeden ya da mezhepten olursa olsun, yine İncil’in tanımıyla: “Tanrı'yı tanıdıklarını ileri sürer, ama yaptıklarıyla O'nu yadsırlar” (Titus 1:16).

* * *

Din siyasete karıştığı zaman doğan olumsuz sonuçlar bulmak ve eleştirmek işin kolay tarafıdır. Ama esas önemli olan 2000 yıldır, hangi mezhepte olursa olsun, büyük fedakarlıklar ve sevgi dolu bir yaşamla hem Tanrı’ya hem de insanlara büyük hizmetleri dokunmuş olan sayısız isimsiz kahramandır. Böyleleri, canlarını yitirme pahasına bile asla sevgisinde geri adım atmamışlar. Onları işkence eden ‘cellatlar’ için, “Baba, onları bağışla, çünkü ne yaptıkları bilmiyorlar” diye dua etmişler. İncil’in, dünyanın ihtiyaç duyduğu ilaç olduğunu bilerek gerçeğini savunmak uğruna her türlü dünyasal rahatlıktan vazgeçmişlerdir…

Yukarıda sözünü ettiğimiz Raimon Llull gibi, XII. yy.da haçlı seferlerinin bütün şiddetiyle devam ettiği sırada papaya başvurup İncil’in kılıçla değil sevgiyle yayılması gerektiğini savundu ve bu uğurda ileri yaşta da can verdi. Onun gibi birçok aziz bıraktıkları örnek yaşamlarıyla çeşitli keşiş toplulukları oluşmasına sebep oldular: Benediktinler, Klüni Hareketi, Sistersyenler, Françeskanlar, Dominikanlar, Gregoryanlar…

Hıristiyanlık; Katolik, Ortodoks ve Protestan kiliseleri olmak üzere üç ana dal şeklinde son derece geniş bir akımlar yelpazesini barındırmaktadır. Katolik kendi akımlarını Vatikan’ın yetkisi altında topladığı yerde, Protestanlar bir merkeze ihtiyaç duymazlar, Ortodokslar ise ‘litürji’lerinde benzer10 ama milliyetlerine göre birbirinden ayrılan Kıpti, Ermeni, Nesturi, Süryani, Rum, Rus gibi çeşitli kiliselere dağılmışlar.

Bunların hepsi bir tek ve aynı İncil’e inanırlar, inanç ikrarları da İznik ve Kadıköy gibi Konseylerden gelir ve yine bütün mezheplere ortaktır. Ama ibadet tarzlarında, kimi doktrinlerde ve yönetim biçimlerinde bazı farklılar gösterirler.

Temel farklılıkları şöyle özetleyebiliriz: Katolik ve Ortodokslar, heykel yerine ikonalara dualar dışında, temel inançlarında aynılar, bir tek yönetimleri farklıdır. İkisinin de İncil’le beraber inanç temeline dahil ettikleri rivayetler ve azizlerin öğretişleri var… Katoliklerin diğer bir farklılığı papanın “ex catedra”11olarak söylediği kimi dini fetvaların, yanılmaz ve dolaylı olarak İncil’le aynı derecede vahiy olduğu kabul edilmesidir.

Protestanlar ise yalnız İncil’in yetkisini kabul ederler, bir merkeze bağlı değiller ve Meryem Ana’ya atfedilen ilahi kimlik veya Araf inancı gibi İncil’de rastlanmayan inançlara katılmamakla beraber, insanın cennete kendi amelleriyle (iyi işleriyle) kavuşacağı değil, İncil’in vurgusu doğrultusunda kurtuluşun ilahi bir hediye olarak yalnız imanla kabul edildiğine inanırlar.

Protestanlık, Reform’dan sonra çeşitli tarihi mezhepler olarak tertiplenmiştir: Lüterciler, Kavlinistler, Presbiteryenler, Anglikanlar, Metodistler, vs.

XX.yy.ın son çeyreğinde, kimi Protestan mezhebi Katolik kilisesine yakınlaşma girişimlerde bulunmuş, ibadetlerinde onlar ile benzer bir uygulama ve usul geliştirmiştir. Aynı şekilde Katolik ve Ortodoks kiliselerin önemli yakınlaşmalar kaydettiler. Buna, “ekümenik” hareketi denir.12

Üç ana dalda kimi mezhep geleneksel bir tarz benimserken, kimisiyse sürekli bir yenilenme içinde olup İncil’deki inanç ve ibadet sadeliğine önem verir.

İncil’e bu şekilde dayananların birçoğu belli bir merkeze bağlı değil, İncil ve yerel kilise önderleri dışında dünyasal bir otorite kabul etmezler.

Yenilikçilerden Doğu Kiliseleri veya Katolikler arasında Işık Çocukları, Karizmatikler, Neokatekümenler, Temel Komüniteler gibi gruplara; Protestanlar arasında da Cemaatçiler, Baptistler, Kardeşler, Pentekostçular, Karizmatikler ve her türlü bağımsız gruba rastlanabilir...

Peki, bütün bunlar farklı Hıristiyanlıklar mıdır, yoksa tek ağacın farklı dalları mıdır?