III. BÖLÜM

Bir süredir etrafta korkutucu bir söylenti dolaşmaktaydı. Mahkûmlar, daha önce Suceava ve Piteshi cezaevinde uygulanmış olan bir yöntemle “yeniden eğitim” göreceklerdi. Bu eğitim kitaplarla değil, sopalarla uygulanıyordu. Eğitimciler de, “Komünist Mahkûmlar Birliği” (KMB) adı altında bir araya gelmiş eski Demir Muhafızlar üyeleriydi. Bu eğitimin örgüt sorumluları olarak, Turcanu, Levitkii ve Formagiu’nun isimlerini duyuyorduk. Hepsinin birer vahşi gibi davrandığı anlatılıyordu.

Bu yöntemin bizlere de uygulanmasından korkuyorduk, ama Boris bu kaygımızı hafife aldı. Sol görüşlü eski ortaklarının şiddet uygulanmasına izin vereceklerine inanamadığını söyledi.

Bize şöyle dedi: “Şiddet, düşünceleri kökünden yok edemez.” Sosyal demokrat düşünür Karl Kautsky de Rus devriminin başlarında böyle yazmıştı.

Bu konuşmaya şöyle katıldım: “Evet. Savaş Bakanı Troçki’nin ona vermiş olduğu yanıtı da hatırlıyorum; ‘Bay Kautsky, siz ne tür bir şiddet uygulayacağımızı bilmiyorsunuz.’ Troçki’nin kendi düşüncelerinin de, Kapitalizm gibi, Rusya’daki şiddet uygulamalarıyla kökünden yok edilmiş olması ironiktir.”

Başkeşiş, “Korkarım ki, şiddet ve işkence acımasızca ve uzun süre uyguladığı takdirde, Tanrı’nın mucizesi olmaksızın, her insanın direncini kırabilir” dedi.

Boris, “Ben mucizelere inanmıyorum” dedi. “Ben onlar olmadan da idare edebilirim. Şimdiye dek inançlarımı hiçbir şey etkilemedi.”

Yeniden eğitim”in önderi Formagiu’nun kısa ziyaretinden sonra cezaevindeki ortam daha da kötüleşti. Piteshi’den gelen Formagiu, bu yöntemin başlatılmasına dair emirler vermişti. O güne kadar, günün büyük bir kısmında eziyet görsek de, er geç nöbetçilerin bizi bırakıp yemeğe ya da yatmaya gitmek zorunda kalacaklarını biliyorduk. Oysa şimdi aramıza “Komünist mahkûmlar” katılıyordu. Bu kişiler istedikleri gibi zor kullanıp, dayak atma yetkisine sahiptiler. Hatta bu iş için lastik copları da vardı. Yetkililerce mahkûmların en berbatları arasından özenle seçilmişlerdi; onlardan kaçış yoktu. Her elli mahkûm başına on ya da yirmi kişiden oluşan bir (KMB) ekibi düşüyordu. Bu ekiplerin sayısı gitgide artmaktaydı. Yeniden-eğitim neticesinde Komünist olmaya hazır olduklarını bildiren kişilerin, bu değişimlerini kanıtlamak üzere diğerlerini de aynı yollarla Komünizm’e “döndürmeleri” gerekiyordu.

Kaba vahşete, hafifletilmiş şiddet uygulamalarıyla, kısa aralıklar veriliyordu. Mahkûmun ölmesi istenmediğinden, işkenceler doktor gözetiminde yapılıyordu. Doktorlar da genellikle KMB üyeleriydi. Doktor Turcu adında birini tanıyordum. Hücre arkadaşını muayene ettikten sonra, bir ara verilmesini söylüyordu. Bu arada mahkûma vücudunun direncini artıracak bir iğne yaptıktan sonra, KMB’lere tekrar ne zaman başlayabileceklerini söylüyordu. Kişinin dayanma sınırına geldiğini ve bir sonraki güne kadar hücresine geri götürülmesine karar veren de Doktor Turcu idi.

Bir çılgınlık rüzgarı cezaevini kasıp kavuruyordu. Tüberküloz hastaları çırılçıplak soyuluyor, taş zemine yatırılıyor ve kovalar dolusu buzlu suyla ıslatılıyordu. Yerlere domuz yemi döküldükten sonra, günlerce aç bırakılmış ve elleri arkalarında bağlanmış mahkûmlar bu yemi yerden yalamaya zorlanıyordu. İnsanı aşağılamanın her biçimi, ne kadar iğrenç olursa olsun, kaçınmadan uygulanıyordu. Birçok cezaevinde KMB zorbaları tarafından mahkûmlara başkalarının idrar ve dışkısı veriliyordu. Bazıları ağlayarak, hiç olmazsa kendilerinki olsun diye yalvarıyordu. Bazıları ise, aklını yitirip çığlıklarla daha fazla verilmesi için yalvarıyordu. Tutuklular alenen cinsel sapkınlıklar yapmaya zorlanıyordu. Bedenin ve ruhun bu denli aşağılanabileceğini hiç düşünemezdim.

İmanlarına bağlı olanlar en fazla işkence görenlerdi. Hıristiyanlar dört gün boyunca çarmıha gerili bırakılıyordu. Bu çarmıhlar her gün yere indiriliyor, diğer mahkûmlar çağrılarak, onların yüzüne ve bedenine dışkılarını yapmaları emrediliyordu. Ardından, çarmıhlar tekrar yukarı kaldırılıyordu.

4 numaraya getirilen Katolik bir rahip, Piteshi cezaevindeyken bir Pazar günü kendisini lağım çukuruna attıklarını ve kişilere Kutsamayı ve Rab’bin Sofrası’nı bulunduğu o çukurdan vermesi emredildiğini anlattı.

Bu emre itaat ettiniz mi?” diye sordum.

Elleriyle yüzünü kapatıp, ağladı. “Mesih’ten daha fazla acı çektim” dedi.

Bütün bunlar Bükreş’ten gelen talimatlar doğrultusunda cezaevi yönetiminin teşvikiyle uygulanıyordu. Turcanu, Formagiu ve diğer uzmanlar bir cezaevinden diğerini ziyaret edip, oralarda yeni KMB’leri görevlendirerek uygulamanın kesintiye uğramamasını sağlıyorlardı. Parti ileri gelenleri, Constantin Doncea gibi Merkez Komite üst düzey görevlileri, hatta İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Marin Jianu bile bu “sporu” izlemeye geldiler. Jianu ile birlikte eskiden çalışmış olan Boris, nöbetçileri yararak yapılanları protesto edercesine ileri atıldı. Fakat Jianu onu hatırlamış olsa bile tanımazlıktan gelerek, “Bir domuz başka bir domuzu döverken, biz karışmayız” dedi. Başka bir deyişle, Parti kendisini işkencecilerden soyutluyor, fakat onların işkence yapmalarına izin veriyordu. Jianu, “Onu götürün” dedi. Boris merhamet dileyen çığlıklar atana dek dövüldü.

Eski çetin sendikacı ise tümden yıkıldı. Her gün her gece gördüğü işkence ve aşağılanmalar onu tüketmişti. Sürünerek gidip onu dövenlerin ellerini öptü.

Teşekkürler yoldaş. Beni aydınlığa çıkardınız” dedi. Ardından Komünizm’in verdiği sevinçlerden söz etmeye ve daha önceleri hata yaparak ona karşı direnmekle ne kadar büyük bir suç işlediğini anlatmaya başladı. Bu denli bir yıkılışın ardından, özsaygısı nedeniyle, sadakatinde tümüyle bir yön değişikliği yapması gerektiğini anlamıştı. Aksi takdirde, kendi gözünde bile gülünç duruma düşecekti. Boris de KMB grubuna katıldı. Copunu kullandığı ilk kişiler arasında Doktor Aldea vardı.

Rusya’dan ithal edilen bu yeniden eğitim yöntemi inanılmaz sonuçlar yarattı. Kurbanlar aylarca süren önceki sorgulamalarında saklamış oldukları sırları ifşa ettiler. Dostlarını, eşlerini ve ailelerini ihbar ettiler. Böylece, binlerce kişi daha tutuklandı.

Bu arada kurşun madenlerinden gelen bir grup hasta mahkûm, Tirgul-Ocna’daki özel bir bölüme konuldu. Onların yanına konan diğer mahkûmlar, bu kişilerden bazılarının rahip olduklarını anlayınca günahlarını itiraf etmeye başladı ve böylelikle onların güvenini kazandılar. Bu yüzden, madenden gelenler gizli dini ve siyasi faaliyetlerinden serbestçe söz ediyorlardı. Yeniden eğitim için daha büyük bir hücreye nakledildiklerinde, konuştukları bu kişilerin aslında birer ihbarcı olduğunu anladılar.

Bunlardan biri kanlar içinde perişan bir durumda 4 numaralı odaya getirildi. Kendisine “yeniden eğitim” uygulayanın, yüzünde sabit bir tebessüm olan iri yapılı ve sürekli şakalar yapan bir genç adam olduğunu bildirdi. “Bu acıtıyor mu?” diye soruyormuş. “Çok üzgünüm! O zaman farklı bir şey deneyelim. Şimdi bu nasıl, hoşunuza gitti mi?”

İşkence kurbanı, “Eğer bir gün bu adamı elime geçirirsem, canlı canlı derisini yüzeceğim!” dedi.

İhtiyar çiftçi Badaras, “Haklısın. Üzerine tuz ve biber de ek lütfen, işin doğrusu budur!” diye katıldı. Badaras’ın günlük duası şöyleydi: “Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına, Tanrım, tüm Komünistler’i yok et, o domuzlara acı ver ve ıstırap çektir!”

Ona, “Neden böyle söylüyorsun?” diye sordum. “Bir Hıristiyan’dan beklenen bu değildir.”

Yumruklarını yakarırca gökyüzüne doğru kaldırarak, “Söylüyorum, çünkü Tanrı bu alçakları lanetlemeyen hiç kimseyi Cennet’e kabul etmeyecektir” dedi.

Badaras gibi birçokları, kendilerine işkence edenlere işkence edecekleri günü bekleyerek yaşıyorlardı. Cehenneme inandıkları için, Komünistler’in orada kavrulacaklarına inanıyorlardı.

Nefrete izin vermememiz gerekiyor. Boris gibi insanlar şiddetli baskı altında teslim oldular” dedim.

Ancak, Boris 4 numaralı oda için kanayan bir yara gibiydi. Boris, Komünist olduğunu kanıtlamak için –Turcu ve diğer KMB doktorlarını küçümsediğini açıkça gösteren– Doktor Aldea’yı dövmüştü. Bu nedenle, cezaevinin en fazla nefret edilen kişilerinden biri haline gelmişti. Doktor Aldea, omuz ve sırtındaki çıbanlar nedeniyle büyük acı çekmekteydi, Boris ise özellikle o bölgelere vurmuştu. Mahkûmlar kendileri için yaşamını vermekte olan Doktor Aldea için yaşamlarını feda edebilirdi. Dayağın ardından Doktor Aldea’yı 4 numaralı odadaki bir yatakta buldular. Çok geçmeden birisi geldi ve oldukça hasta bir mahkûmun kendisini çağırdığı bildirildi.

Başkeşiş Iscu, “Doktor çok hasta, kımıldayamaz” dedi.

Aldea, “Hasta olan kim?” diye sordu.

Gelen adam, “Boris” diye yanıtladı.

Aldea acıyla yatağından kalktı; odadan çıkarken herkes sessizlik içindeydi.

Başkeşiş Iscu bizlere binlerce kişinin kötü muamele ve açlıktan ölmekte olduğu Tuna Nehri – Karadeniz Kanalı’ndaki esir kamplarındaki deneyimlerinden söz ederdi. Kanal inşaatına Rusya’nın teşvikiyle başlanmıştı, böylelikle Ruslar Romanya’nın milli servetlerini daha hızlı boşaltabileceklerdi. Ayrıca hükümet açısından çok saygın bir projeydi. Komünist başarısının güçlü bir simgesine dönüşen bu büyük plan öylesine önemseniyordu ki, Tuna Nehri’nin sularının hem bu kanalı hem de sulama sistemini besleyecek kadar fazla olmadığına dair uyarıda bulunan mühendisler “ekonomik sabotaj” ile suçlanarak kurşuna dizilmişlerdi. Bu projede Romanya’nın kaynakları savurganca kullanılıyordu. 1949 ile 1953 yılları arasında, iki yüz binin üzerinde siyasi ve adi tutuklu bu kanalın inşaatında çalıştı.

Başkeşiş de kendisini bu bölgedeki sürgün yerlerinden biri olan Poarta Alba’da bulmuştu. Dikenli teller ardındaki derme çatma barakalarda yaşayan 12.000 kişinin her birisi günde 8 m3 toprağı elleriyle kazmak zorunda bırakılıyordu. El arabalarını, nöbetçilerin sopa darbeleri altında, dik yokuştan iterek çıkarıyorlardı. Isı kış aylarında -25 derecenin altına düşüyordu; fıçılarla taşınan su hemen donuyordu. Hastalık herkesi kasıp kavuruyordu. Birçok mahkûm fırsatını bulduğunda, vurulup öldürülmek umuduyla kampın çevresindeki yasak bölgeye geçmeye çalışıyordu.

En azılı suçlular yaklaşık yüz mahkûmdan oluşan “tugay”ların başına getiriliyor, yaptıkları işin sonuçlarına göre yiyecek ve sigarayla ödüllendiriliyordu. Hıristiyanlar ise sürüler halinde “Rahipler Tugayı” diye adlandırılan gruplara katılıyordu. Bu gruplarda insan eğer, Ortodokslar için refleks haline gelmiş olan haç işaretini yaparsa, zalimce dövülüyordu. Ne Noel’de ne de Paskalya’da, hiçbir tatil günü yoktu.

Başkeşiş sözlerine devam etti: “Evet. Poarta Alba’da çok soylu davranışlara tanık oldum”. Bizlere orada tanık olduğu bir olayı nakletti: Genç Katolik bir rahip olan Peder Cristea, bir ihbarcı olan Ortodoks rahibin nefretini uyandırmıştı. İhbarcı ona şöyle sormuştu: “Gözlerini neden bu kadar sık kapatıyorsun? Dua mı ediyorsun. Senden gerçeği söylemeni istiyorum, hâlâ Tanrı’ya mı inanıyorsun?”

Bu soruya ‘evet’ yanıtı vermek, en azından dayak yemek demekti.

Peder Cristea, “Andrescu, biliyorum sen de tıpkı Ferisiler’in İsa’yı suçlamak için O’nu ayartmaya çalıştığı gibi, sen de beni ayartmaya çalışıyorsun. Ama İsa onlara gerçeği bildirmişti; ben de sana söyleyeceğim. Evet, Tanrı’ya inanıyorum” dedi.

Andrescu sözlerini sürdürdü. ”Papa’ya da inanıyor musun?”

Cristea yanıtladı: “Evet Papa’ya da inanıyorum.”

Andrescu bu bilgiyle birlikte derhal siyasi görevlinin yanına koştu. Siyasi görevli geldiğinde genç adamın öne çıkmasını istedi. Cristea zayıf ve bitaptı, üzerindeki paçavraların içinde titriyordu. Görevli ise besili vücudunun üzerine kalın bir palto ve Rus kalpağı giymişti. “Duyduğuma göre Tanrı’ya inanıyormuşsun” dedi.

Peder Cristea konuşmak için ağzını açtığı anda, İncil’in Matta kısmında İsa Mesih’in dağdaki vaazına başlamak üzereyken sahip olduğu yetkiyi ilk defa gerçek anlamıyla kavradım. Cristea da konuşmasına tam başlamak üzereyken aynı böyle bir duygu uyandırmıştı; herkes o anda dudaklarının arasından inciler dökülecekmiş gibi hissediyordu. Onu izleyen Hıristiyanlar korkuyla karışık büyük bir saygı içinde kalmışlardı.

Cristea söze şöyle başladı: “Rahipliğe atandığımda, tarih boyunca binlerce rahibin inançlarının bedelini yaşamlarıyla ödemiş olduklarını biliyordum. Bu nedenle sunağa her gidişimde Tanrı’ya şu sözü verirdim; ‘Şimdi sana bu harika giysiler içinde hizmet ediyorum, ancak beni hapse atsalar bile sana hizmet etmeyi sürdüreceğim.’ Bu nedenle teğmen, cezaevi dini inançların karşısında durabilecek, onları yok edebilecek bir unsur değildir. Tanrı’ya inanıyorum.”

Bu sözleri izleyen sessizliği sadece rüzgârın sesi bozuyordu. Teğmen söyleyecek söz bulamıyordu. En sonunda, “Papa’ya inanıyor musun?” diye sordu.

Yanıtı geldi; “Aziz Petrus’tan beri her zaman bir Papa olmuştur. İsa Mesih tekrar gelene dek de, olmaya devam edecektir. Şimdiki Papa, Komünizm’le uzlaşma yapmamıştır. Ondan sonra gelecekler de uzlaşmayacaktır. Evet, ben Papa’ya inanıyorum.”

Başkeşiş öyküsünü bitirdi ve şöyle dedi: “Bir ihbarcı olan Ortodoks kardeşimi affetmek benim için zor oldu. Roma’nın (Vatikan’ın) izleyicisi değilim, ama şu anda içimden, “Yaşasın Papa” (Viva il Papa) diye bağırmak geliyor.”

Peder Cristea’ya ne oldu?” diye sordular.

Bir hafta süreyle tabutta (içi sivri uçlu çeliklerle dolu işkence dolabı) bırakıldı. Tabutun içinde sadece dimdik ayakta durabilirsin, uyuyamazsın, ardından dövülürsün. Bütün bunlardan sonra, imanını hâlâ reddetmediği için bir gün alınıp götürüldü. Onu bir daha görmedik.”

Yeniden eğitim” kurbanları gün geçtikçe artıyordu. Eğer bir şeyler yapılmazsa, hepimizin bir gün ya “döndürüleceğini” (Komünizm’in zorla kabul ettirileceğini) ya da öldürüleceğini hissediyorduk. Aramızdakilerin en cesurları olan Komünist mahkûmların bir ayaklanma başlatmakta olduğu söylentisi 4 numaralı odaya ulaştı. Nöbetçiler onlara karşı daha dikkatli davranırdı. Çünkü bugün cezaevinde olanlar bir önceki gün yönetimin başındaydı ve bir ertesi gün tekrar yönetimde olabilirlerdi.

Hıristiyanlar arasında bir ayaklanma olduğu takdirde ne yapılması gerektiği tartışılmaktaydı: buna katılmalı mıydı? Yoksa bu bir “öbür yanağımızı çevirmek” zamanı mıydı? Bazı mahkûmlar mücadelenin karşısındaydılar.

İsa herkesçe “ılımlı ve yumuşak huylu” olarak tanımlanır – ancak O, aynı zamanda bir savaşçıydı da. Tapınakta para bozanları ipten yaptığı kamçısıyla kovmuştu, ayrıca ilk öğrencilerine ateşi ve yargıya dayanan kesinliğiyle Eski Antlaşma kitabını örnek olarak göstermişti.”

İsyancılarla birlik olmaya karar verdik. Aramızdaki ihbarcılar nedeniyle herhangi bir şeyin gizlenmesi çok zordu. Ayrıca mahkûmların arasındaki Yahudiler ve Yahudi karşıtları, köylüler ve toprak sahipleri, Katolikler ve Ortodokslar sürekli olarak birbirlerinden kuşkulanıyordu.

Tirgul-Ocna kasabasındaki tek eğlence, cezaevinin yakınındaki stadyumda haftada bir düzenlenen futbol karşılaşmalarıydı. Korkunç bir yeniden eğitim dalgasının başlatılmasına denk gelen 1 Mayıs İşçi Bayramı’nda, tüm kasaba halkının izleyeceği bir futbol maçı yapılacağını öğrendik. Saat 5’te başlayacak olan bu maç, gösteri yapabilmemiz için iyi bir fırsat olacaktı. Başlama işareti de bir pencere camının kırılması olacaktı.

Maç başladıktan biraz sonra uzaktan bir cam kırılması sesi işitildi. Tüm cezaevinde aniden bir kargaşa koptu. Pencereler kırıldı. Tabaklar ve kupalar pencereden dışarı fırlatıldı. Birileri bir nakarat başlatmıştı: “Bize yardım edin! Bize yardım edin!” Stadyuma bakan üst kat pencerelerinden mahkûmlar, “Bize burada işkence ediliyor. Babalarınız, kardeşleriniz ve oğullarınız katlediliyor!” diye bağırmaya başladılar.

Maç durduruldu. İzleyici kalabalığı ayağa kalktı; çok geçmeden cezaevinin önündeki yolun üzeri yüzlerce insanla dolmuştu. Mahkûmlardan biri bileklerini kesmişti; nöbetçiler ise ellerindeki sopalarla saldırıya geçmişlerdi. Sokaktaki kalabalık süngülü askerler tarafından kısa zamanda dağıtıldı. Geriye bir tek cezaevini düzene sokmak ve yaralıları saymak kalmıştı. Yaralılar arasında Boris de vardı. Bir başka mahkûmu nöbetçilerin ayaklarının altından kurtarmaya çalışırken yere düşürülüp ağır yaralanmıştı. Doktor Aldea’nın onu tekrar tedavi etmesi gerekti. Boris’e dostça mesajlar gönderdik, ancak bir yanıt gelmedi. Daha sonra başka bir cezaevine gönderildiğini öğrendik.

İsyan haberi tüm ülkede hızla yayıldı. Misilleme hemen gelmedi; sadece yönetim işi biraz daha sıkılaştırıldı. İsyanın elebaşları olduklarından kuşkulanılan kişiler diğer cezaevlerine nakledildiler. Tirgul-Ocna’da aldıkları tıbbi destekten yoksun kaldıkları için birçoğu öldü.

Başkeşiş Iscu’nun öksürük nöbetleri her geçen gün daha da uzuyordu. Bedeni yıllarca çektiği açlık ve kanal inşaatındaki zor günler nedeniyle harap olmuştu. Korkunç öksürüklerle sarsılıyordu. Onun ölmesine seyirci kalıyorduk. Bazen yardım etmek için gelen dostlarını bile tanıyamıyordu. Bilinci açıldığı zaman, fısıltıyla saatlerce dua ediyor ve her zaman diğerlerini teselli edecek birkaç söz buluyordu.

Kanal inşaatındaki mahkûmlardan sağ kalanlar da Tirgul-Ocna’ya getirilmişti. Orada olanlara dair anlattıkları korkunç öyküler, İsrail halkının Mısır’daki köleliğine benziyor gibiydi. Ancak durumun daha acıklı bir yönü vardı; ezilenlerin kendilerini ezenleri övmesi gerekiyordu. Mahkûmlar arasındaki ünlü bir besteci, Stalin’i yücelten ilahiler bestelemeye zorlanmıştı. Tugaylar bu ilahiler eşliğinde çalışmaya gidiyorlardı.

Bir seferinde mahkûmun biri yere yıkılmış ve doktor da ölmüş olduğunu bildirmişti, fakat Poarta-Alba’nın nefret edilen kumandanı Albay Albon, “Saçma!“ diye haykırarak cesede güçlü bir tekme atmıştı. “Kaldırıp tekrar çalışmaya gönderin!”

Yatağım, Başkeşiş ile bir başka kanal kurbanı genç Vasilescu’nun yataklarının arasındaydı. Vasilescu, “Rahipler Tugayı”nın başına getirilmiş olan adi bir suçluydu. Onları, yere yıkılana dek çalıştırıyordu. Fakat her nedense Albay Albon kendisinden hoşlanmamıştı ve bu yüzden çok kötü muamele görmüştü. Bu nedenle o da ölmekteydi. Tüberkülozu oldukça ilerlemişti.

Vasilescu özünde kötü bir insan değildi. Kaba görünümlü köşeli yüz hatları ve alnına düşen kıvırcık koyu renkli saçları, ona şaşkın genç bir boğa görüntüsü veriyordu. Kaba saba ve cahildi, ama yaşamın iyi yönleri olarak saydığı şeyleri fazlasıyla sevdiği için düzenli bir işe giremiyordu. O güne kadarki yaşamı büyük zorluklar içinde geçmişti. Shakespeare’in Macbeth adlı eserinde şu sözleri söyleyen kiralık katile benziyordu: “… ben yaşamın acımasız silleleriyle öyle çileden çıkmışım ki feleğe inat ne olsa aldırmam, yaparım.”

Bize şöyle anlattı: “Bir kez o kamplara girdiğinizde, dışarı çıkabilmek için her şeyi yaparsınız. Her şeyi! Albay Albon, istediklerini yaparsam serbest kalacağımı söylemişti.” Vasilescu, şık giysileri, dansa götürecek bir kız arkadaşı olsun istiyordu. Parti ona, ya işkencecilerin ya da işkence görenlerin arasına katılma seçeneklerini sunmuştu.

Bizleri gizli polisin eğitildiği özel bir kampa götürdüler. Görevlerimizden biri de, kedi ve köpeklerin üzerine ateş etmek ve canlı kalanlar olursa, onları çelik şişlerle öldürmekti. ‘Ben bunu yapamam’ dediğimde, ‘O zaman sana aynısını yaparız’ cevabı verildi.”

Vasilescu şimdi kendisine acıyordu. Bana kanal inşaatında yaptığı korkunç şeyleri defalarca anlattı. Bu arada Başkeşiş’i de ihmal etmemişti. Vasilescu’nun ölmekte olduğu apaçıktı. Ona rahatlatıcı bir şeyler söylemek gereğini duydum, ancak o rahatlayamadı. Bir gece nefesi kesilerek uyandı ve bana, “Ben gidiyorum. Lütfen benim için dua et!” dedi. Bir süre daldı, ama tekrar uyanıp şöyle haykırdı: “Tanrı’ya inanıyorum!” Ardından ağlamaya başladı.

Tan ağarırken Başkeşiş Iscu iki mahkûmu yanında çağırıp, “Beni ayağa kaldırın” dedi.

Çok hastasınız. Kımıldayamazsınız.” Odadakiler üzülmüştü. “Ne oldu? Ne gerekiyorsa, biz yapalım” sesleri geldi.

Siz yapamazsınız! Kaldırın beni!”

Onu ayağa kaldırdılar, “Vasilescu’nun yatağına” dedi.

Başkeşiş kendisine işkence etmiş olan genç adamın yatağının yanına oturdu ve elini yavaşça onun kolunun üzerine koydu. Yumuşak bir sesle, “Sakin ol!” dedi. “Çok gençtin. Ne yaptığını bilmiyordun.” Eliyle genç adamın alnından terleri silerken, “Seni tüm yüreğimle bağışlıyorum, Hıristiyan olan diğerleri de aynen bağışlarlardı” dedi. “Eğer biz bağışlıyorsak, bizlerden daha iyi olan İsa Mesih de elbette bağışlayacaktır. Cennet’te senin için de bir yer var.“ Vasilescu’nun itiraflarını dinledi ve ona Rab’bin Sofrası’nı verdi. Ardından, yatağına geri götürüldü.

O gece hem Başkeşiş, hem de Vasilescu öldü. Ben Cennet’e el ele gittiklerine inanıyorum.

Doktor Aldea ciğerlerim içim pnömatoraksi adlı tıbbi bir işlem yapılması gerektiğini bildirdi. Birkaç dakika süren bu işlem sırasında akciğer bir iğneyle delinip içeriye tampon görevi üstlenecek havanın girmesi sağlanıyordu. Acısı nispeten az olan bir işlemdi. Bu işlemin yapılmasının ardından uykuya daldım. Uyandığımda yatağımın yanı başında Profesör Popp’u gördüm ve çok mutlu oldum. Birkaç aydır Jilava cezaevindeydi. Kendisi de “yeniden eğitim” uygulamasından fazlasıyla çekmişti. Saatlerce konuştuk.

Profesör, Jilava’da birçok intihar vakası olduğundan söz etti. Diğer cezaevlerinde de durum aynıydı. Gherla ve Piteshi’de insanlar kendilerini üst katlardan aşağı atıyordu, bunu engellemek için merdiven sahanlıkları telle kapatılmıştı. Bazı mahkûmlar cam parçası ile bileklerini kesiyor, bazıları kendisini asıyor, bazılarıysa temizlik sıvısı içerek intihar ediyordu. Zavallı Ortodoks bir peder, ranzanın üst katından kendini yere fırlatmış ve kafatasını kırmıştı. Bunu birkaç kez denedikten sonra kendini öldürmeyi başarmıştı.

Profesör, “Zavallı peder çok işkence gördü” dedi. Kendisine uygulanan yeniden eğitimin sürmesi halinde direncini yitirip, inancına ihanet edeceğinden korkmuştu. Peder Ioja aslında çok sert bir insandı. Mahkûmlardan biri kendisine bir kez Komünistler’in hesabına çalışmış olduğunu itiraf ettiğinde, Peder İoja onun on beş yıl boyunca Rab’bin Sofrası’na katılmasını yasaklamıştı!“

İntihar edenlerin arasında savaş öncesi Romanya’da önemli bir politikacı olan Bratianu gibi tanınmış isimler de vardı. Aç kalarak kendini öldürmekten başka bir yol bulamamıştı. Bu durumu diğer mahkûmların dikkatini çekmemişti. Aslında diğerleri bu durumu ne bilmiş, ne de ilgilenmişti. Liberal Parti lideri Rosculet ise Sighet cezaevinde intihar etmişti. Rosculet “Yerli” Komünistler’in Ruslar’a benzemedikleri düşüncesini taşıyanlardandı, fakat Parti onu Din İşleri Bakanı olarak kullandıktan sonra, devrim karşıtı olduğu gerekçesiyle cezaevine atmıştı.

Yeniden eğitim”in vahşeti birçok cezaevinde huzursuzluğa neden oldu ve çeşitli söylentiler tüm ülkede yayıldı. Ardından birbirleriyle ilişkisi olmayan iki ayrı olay gerçeği gün ışığına çıkardı.

Tirgul-Ocna’da bir denetleme sırasında, nefret edilen Gizli Polis albayı Sepeanu yeni yapılmış bir çit gördü. Cezaevi kumandanı Bruma’ya, “Bunu neden yaptınız?” diye sordu. Ardından kahkahalarla, “Tahtalar bu devrim karşıtlarının dövülmesinde daha yararlı olabilirdi!” dedi.

Bu olay büyük öfke yarattı. Tirgul-Ocna’daki isyan havası içten içe hâlâ sürmekteydi. Eski bir albay şöyle bağırdı: “Artık bir şey yapılmalı.” Bu işi yapacak kişinin de kendisi olduğuna karar verdi. Sepeanu cezaevinden ayrıldığında, albay, cezaevi yönetiminden daha önce itiraf etmediği bir sırrı açıklamak üzere Bükreş’ten özel bir sorgulayıcı getirilmesini istedi.

Sorgulayıcı geldi. Albay ona şöyle dedi: “Rus mahkûmları infaz ettiğim için savaş suçlusu olarak yirmi yıl hapis cezasına çarptırıldığımı biliyorsunuz. Tugay Binbaşısı olarak bu insanları kendim kurşuna dizmedim. Ama size kimin yaptığını söyleyebilirim. Bu kişi şu anda Gizli Polis Teşkilatı’nda bir albay olan Sepeanu isimli bir teğmendi.”

Sonuçta, Sepeanu da savaş suçlusu olarak yargılandı ve yirmi yıl hüküm giydi. Duruşma sırasında, “yeniden eğitim” uygulaması adı altında cezaevlerinde olan biteni anlattı.

İkinci olay ise, Gizli Polis şefi olan bir kişiyle ilgiliydi. Albay Virgil Weiss’ın, geçmişte Ana Pauker ve diğer hükümet yetkilileriyle sıkı ilişkileri olmuş, ama sonradan araları bozulmuştu. O da kendisini Piteshi cezaevinde “Komünist İnançlı Mahkûmlar” grubunun lideri olan Turcanu’nun pençesinde bulmuştu.

İşkencelerde Turcanu’ya yardım eden bir kişi, daha sonra bana Weiss’ın bir saatlik işkence sırasında üç kez baygınlık geçirdiğini anlattı. Onu soğuk suyla ayıltmışlardı. Weiss şöyle konuşmuştu: “Tamam. Gizlediğim her şeyi itiraf edeceğim. Bakalım şefleriniz buna dayanabilecekler mi?” Turcanu, Weiss’ın bu itirafları sayesinde kendisine vaat edilmiş olan salıverilmenin nihayet gerçekleşeceğine inanıyordu. “Eğer yalan söylersen, seni öldürürüm!” diye uyardı. Weiss, “Anlatacağım önemli şeyler var; ancak sana söyleyemem. Bunlar yüksek mevkilerdeki hainlerle ilgilidir” diye yanıtladı.

Weiss Bükreş’e götürüldü. Oradaki hastanede birkaç hafta geçirdi. Pauker ve yandaşlarının rakipleri olan Parti Genel Merkez Komitesi üyelerince hastanede sorguya çekildi. Onlara yönetimin en önemli bakanları olan Pauker, Luca ve Georgescu’nun gerektiğinde ülke dışına kaçabilmek için sahte pasaport çıkarılması konusunda kendisinden yardım istediklerini ifşa etti. Ayrıca, İsviçre’deki bankalara yüklü miktarlarda para havale etmişlerdi.

Bu bilgi, Pauker’ın grubuna karşı baş entrikacı olan Parti Genel Sekreteri Gheorghiu-Dej’e iletildi.

Albay Weiss, Dej’in dostlarına cezaevlerinde uygulanmakta olan “yeniden eğitimin” öyküsünü anlattı ve onlara bedenindeki yara izlerini gösterdi. Bu bilgi onu dinleyenleri korkuttu. Parti’nin kaderi yeniden değişmek üzereydi, pek yakında kendileri de aynı muameleye maruz kalabilirdi. “Yeniden eğitimin” liderleri Gizli Polis merkezinde sorgulandılar ve Turcanu dahil içlerinden birkaçı idama mahkûm edildi.

Yeniden eğitim” skandalı, Theohari Georgescu yönetimindeki İçişleri Bakanlığı’na karşı bir silah olarak kullanıldı. 1952 yılındaki siyasi tasfiye sırasında, Komünistler’in başa geçmesinden beri Romanya’yı yönetmekte olan “üçlü hakimiyet” devrildi. Weiss’ın suçlamasında adı geçen diğer bakanlar Vasile Luca ve Ana Pauker, korkunç enflasyonun ve kamulaştırmanın (kolektifleşmenin) neden olduğu felaketlerin günah keçisi yapıldılar.

4 numaralı odaya gelip bizlere yardım eden mahkûmlar arasında topraklarının kamulaştırılmasına karşı direnmiş olan çiftçiler de vardı. Romanya’daki hapishaneler onlarla doluydu. Binlercesi de kurşuna dizilmişti.

Korkunç öyküler anlatıyorlardı. 1949 yılında kanunlaştırılan “toprak reformu” ile köylülerin topraklarına el konulmuş ve karşılığında hiçbir tazminat alamamışlardı. Bir gece içinde bütün varlıklarını kaybetmişlerdi. Daha fazla kaybedecek bir şeyleri olmadığı için karşı mücadele başlatmışlardı. Yetkililere ateş edilebiliyor, dövülüyor ya da üzerlerine benzin dökülerek yakılabiliyordu. Aslında tüm bu yapılanlar boşunaydı. Çiftçiler örgütlenememişti. Ayaklanmalar farklı bölgelerde, farklı zamanlarda yapılıyordu. Bu nedenle hükümet daima bunları bastırabiliyordu.

Koyun yetiştiricisi yaşlı çiftçi Ghica bana şöyle anlattı: “Gizli Polis bana paslanmış iki tüfek gösterdi ve ‘Bunları senin bahçenden kazıp çıkardık. Eğer kolektifleştirmeye katılırsan, mahkemeye çıkarılmaktan kurtulabilirsin’ dedi. Ben de kabul ettim. Ancak daha sonra hayvanlarımı almaya geldiklerinde, kendimi kaybettim ve onları durdurmaya çalıştım. Beni dövdüler – işte şimdi de on beş yıllık cezamı çekiyorum! Her şeyimi kaybettim. Topraklarımı, koyunlarımı, karımı, çocuklarımı!” Çiftçilerin hepsi de kaybettiklerini aynı sırayla kederli bir şekilde anlatıyordu.

Bir başka çiftçi de sürülerine nasıl el konulduğunu anlattı. Görevlilerden birinden hayvanların boyunlarındaki çanların kendisine verilmesini rica etmişti. Onlar da bu garip isteğini gülerek kabul etmişti. Çiftçi gece boyunca samanlığa kapanıp, ara sıra bir ipe dizdiği bu çanları çalmıştı. Sabah olduğunda, köyün içinden koşarak Parti merkezine gitmiş ve parti sekreterini kalbinden bıçaklamıştı.

Bir başka çiftçinin sabana koştuğu iki atı vardı. En büyük zevki onları doyurup tımar etmekti. Atlarını götürdüklerinde, kolektif çiftliğinin ahırlarını ateşe vermişti.

O yıl cezaevlerine daha az köylü mahkûm geldi. Gheorghiu-Dej, bir yandan Parti liderliğini elinde tutarken, diğer yandan da 1952 yılında kendisini Başbakan ilan etmiş ve beğeni kazanmak amacıyla kolektifleşme sürecini yavaşlatmıştı. Luca, Pauker ve Georgescu görevlerinden azledilmişlerdi.

Kış, şiddetli kar fırtınalarıyla geldi. Damdan kalın buz saçakları sarkıyordu. Pencerelerin camları buz tutmuştu, dışarısı zorlukla görülüyordu. Dışarıdaki soğuk, nefes kesiciydi. Aralık ayı geldiğinde yerdeki kar üç metreyi bulmuştu. Yüzyılın en soğuk kışı olduğu söyleniyordu. Odada hiç ısıtma yoktu. O güne dek ölenlerden geri kalanları da aldığımız için, hakkımızdan fazla (2 ya da 3) battaniyemiz olmuştu. Bir gün bir denetim yapıldı ve tüm fazla battaniyeler alındı. Artık her birimizin sadece bir tek battaniyesi kalmıştı. Tüm kış boyunca giysilerimiz üzerimizde yattık. Çoğu günler ekmek verilmiyordu. Çürük havuçlardan yapılan çorbamız ise gün geçtikçe sulandırılıyordu.

Noel gecesi cezaevindeki konuşmalar daha ciddi bir havaya girdi. Tartışmalar durmuştu – küfürler kesilmiş, gülüşmeler azalmıştı. Herkes sevdiklerini düşünüyordu. Cezaevi yaşamının çok uzağında olan dış dünyadaki insanlıkla bir paydaşlık duygusu hâkimdi.

Mesih’i anlatıyordum, ama ellerim ve ayaklarım sürekli olarak soğuktan buz kesiyordu. Dişlerim birbirlerine vuruyor, açlığım bir buz yumağı gibi midemden tüm bedenime yayılıyor, bir tek yüreğim canlı kalıyordu. Konuşmamı durdurduğumda basit genç bir çiftçi olan Aristar bıraktığım yerden sözleri sürdürdü. Aristar hiç okula gitmemişti, ama son derece doğal konuşuyordu. İsa Mesih’in doğumunu anlatan Noel sahnesini öylesine canlı bir şekilde aktardı ki, dinleyenler bu olayın sanki onun kendi çiftliğinin ambarında o hafta gerçekleşmiş olduğunu sanırdı. Dinleyen herkesin gözlerinde yaşlar vardı.

Birisi şarkı söylemeye başladı. İlk önceleri alçak bir sesle söylüyordu. Eşim ve oğluma dair düşüncelerimin arasında onu zorlukla duyabiliyordum. Ardından, bu ses yavaşça yükselerek tüm koridorlarda yankılanan harika bir melodiye dönüştü. Herkes yaptığı işi bırakıp onu dinledi.

Şarkı bittiğinde hepimiz sessizliğe büründük. Nöbetçiler tüm gece boyunca dışarı çıkmadan odalarındaki ateşin etrafında oturdular. Bizler de aramızda öyküler anlatmaya başladık. Sıram geldiğinde, biraz önce duyduğumuz ezgiyi anımsayarak onlara eski bir Yahudi öyküsü aktardım.

İsrail Kralı Saul, çoban Davut’u, Golyat’ı öldürdüğü için onurlandırmak amacıyla sarayına çağırmıştı. Davut müziği çok seviyordu. Sarayda gördüğü harika bir lir çok hoşuna gitti. Saul şöyle dedi: “Bu çalgıya çok para ödedim, ama aldatılmışım. Çıkardığı ses çok kötü.”

Davut çalgıyı eline alıp çaldı. Çıkan nağmeler o kadar mükemmeldi ki, herkes etkilenmişti. Lir adeta gülüyor, şarkı söylüyor ve ağlıyordu. Kral Saul ona sordu: “Çağırdığım bütün çalgıcılar bu lirden sadece akortsuz sesler çıkartırken, sen nasıl olur da böylesine ahenkli bir müzik çalabiliyorsun?”

Geleceğin kralı Davut şöyle yanıt verdi: “Benden öncekilerin hepsi bu çalgıda kendi ezgilerini çalıp, söylemeye kalkıştılar. Oysa ben bu liri çalarken, ona kendi ezgisiyle seslendim. Onun bir zamanlar üzerinde kuşların cıvıldadığı, yeşil yapraklı dallarının güneşte tomurcuklandığı bir ağaç olduğunu anımsadım. Ona, adamların gelip onu kestikleri günü anımsattım, o zaman nağmeleriyle ağladığını işittiniz. Ona bunun bir son olmadığını açıkladım. Bir ağaç olarak ölümünün, bir lir olarak Tanrı’yı yücelteceği yeni bir yaşamın başlangıcı olduğunu açıkladım. O zaman da sizler lirin ellerimde sevinç bulduğunu işittiniz.”

Sözlerimi şöyle sürdürdüm: “Aynı şekilde Mesih geldiğinde de, birçokları bu lirle kendi ezgilerini söylemeye kalkışacak, ama sadece kaba nağmeler çıkarabilecekler. Bizler, O’nun liriyle, O’nun kendi ezgisini söylemeliyiz: O’nun yaşamının, sevinçlerinin, acılarının, ölümünün ve ölümden dirilişinin ezgisini. Ancak o zaman, müzik gerçek olacaktır.“

O Noel akşamı Tirgul-Ocna’da kulağımıza gelen şarkı da bu ezgiye benziyordu.

Aristar Şubat ayında öldü. Onu gömmek için cezaevi avlusundaki karı küreyip, kaskatı kesilmiş olan toprağı kazmamız gerekti. Aristar’ı, Başkeşiş Iscu, Gafencu, Bucur ve 4 numaralı odadaki diğer tanıdıklarının yanına gömdük. Yatağına Bükreşli müzik eleştirmeni olan Avram Radonovici geldi.

Avram bizlere, Bach, Beethoven ve Mozart’ın yapıtlarından uzun bölümler mırıldanıyordu. Çıkardığı sesler bir senfoni konseri kadar mükemmeldi. Avram, yanında çok daha değerli bir armağan getirmişti. Tüberkülozunun belkemiğine yayılmış olması nedeniyle cezaevine bedeni alçılar içinde geldi. Bedenini saran griye dönüşmüş alçı kalıbının göğüs kısmına elini sokup, içinden küçük, yıpranmış bir kitap çıkardı. Hiçbirimiz yıllardır herhangi tür bir kitap görmemiştik. Avram meraklı bakışlarımız dikkatini çekene dek yatağında sessizce yatıp sayfaları çevirdi.

Kitabın” diye sordum. “O nedir. Nereden aldın?”

Avram, “İncil’in Yuhanna kısmı. Polisler geldiğinde alçımın içine saklamayı başardım” diye yanıtladı. Ardından gülümseyerek, “Ödünç almak ister misin?” diye sordu.

Kitabı avuçlarımda adeta canlı bir kuş gibiymiş gibi tuttum. Yaşam kurtaran hiçbir ilaç benim için elimde tuttuğum bu kitap kadar değerli olamazdı. Kutsal Kitap’ın büyük bir kısmını ezbere bilen, okulda öğreten biriydim ve her geçen gün unutmaktaydım. Cezaevindeki günlerimde sık sık kendi kendime Kutsal Kitap’ın olmayışının bir yararını anımsatmaya çalışmıştım: Tanrı’nın peygamberlere ve kutsallara nasıl seslendiğini okurken, O’nun bize söyleyeceklerini dinlemeyi unutabiliriz.

İncil elden ele dolaştırıldı. Onu elden bırakmak güçtü. Cezaevi hayatının eğitimli insanlara daha zor geldiği düşüncesindeyim. Fabrika işçileri ya da çiftçiler daha önceleri bilmedikleri farklı bir topluluğun arasına giriyorlardı, oysa okumayı seven bir insan cezaevinde sudan çıkan bir balık gibiydi.

Aramızdakilerden birçoğu İncil’in Yuhanna kısmını tümüyle ezberledi. Konular üzerinde her gün belirli bir grup içinde gizlice konuşuyorduk. İncil, aralarında Profesör Popp’un da olduğu, birçok kişinin Mesih’e iman etmesine yardımcı oldu. Aslında Popp imanlı Hıristiyanlar’la birlikte olduğu süre boyunca imana gittikçe daha da yaklaşmıştı. Yuhanna kısmını okumak bu işi tamamladı, ancak son bir engel daha vardı.

Profesör, “Dua etmeye çalıştım, ama başaramadım” dedi. “Çocukluğumdan aklımda kalan Ortodoks dualarını tekrar etmekten ve Yüce Tanrı’dan aslında hak etmediğim bereketler istemekten başka söyleyecek bir şey bulamıyorum. Shakespeare’in eseri ‘Hamlet’teki’ kral gibi, benim de sözcüklerim yukarı uçuyor, düşüncelerim yerde kalıyor.”

Ona, ölüm döşeğindeki ihtiyar için çağrılan bir rahipten söz ettim. Rahip yatağa yakın bir koltuğa oturmaya kalkışınca yaşlı adam, “Lütfen oraya oturma!” diye itiraz eder. Rahip bunun üzerine bir tabure çekip ihtiyarın itiraflarını dinler ve ona Rab’bin Sofrası’nı verir. Yaşlı adam biraz kendine gelince, “Sana bu koltuğun öyküsünü anlatacağım” der. “Elli yıl önce delikanlıyken, kilisemdeki yaşlı rahip bana dua edip etmediğimi sormuştu. Kendisine, ‘Hayır, dua edebileceğim kimse yok. Çok yüksek sesle bağırsam da üst kattaki adam bile beni duyamıyor, Göklerdeki Tanrı beni nasıl duyacak?” diye sordum. Rahip yavaşça bana yanıt verdi: “O zaman dua etmeye çalışma! Her sabah bir yere otur ve önüne bir sandalye çek. Sessizce kal ve önündeki sandalyede İsa Mesih’in oturduğunu hayal et. Ona ne anlatırdın?” Rahibe, “Eğer dürüst olsaydım, O’na kendisine inanmadığımı söylerdim” yanıtını verdim.

Rahip şöyle dedi: “Eh, bu da en azından zihinde gerçekten ne olduğunu gösteriyor. Daha ileri gidip O’na meydan okuyabilirsin: Eğer gerçekten varsa O’ndan bunu kanıtlamasını isteyebilirsin. Ya da Tanrı’nın dünyayı yönetmesini beğenmiyorsan, neden bunu O’na söylemeyesin ki? O’na yakınan tek kişi sen olmayacaksın. Kral Davut ve Eyüp de Tanrı’ya yakınmışlardı. Belki de bir arzun var? O zaman isteğinin ne olduğunu O’na açıkça söyle. Gerçekleşirse, O’na şükret. Bütün bunlar dua etmektir. Kutsal deyimler kullanmaya çalışma! Sadece yüreğindekileri açıkla!”

Ölüm döşeğindeki adam devam etti: “Mesih’e inanmıyordum, yine de rahibin dediklerini yaptım. Onu memnun etmek için, gördüğün o koltuğun önünde oturdum ve o koltukta İsa Mesih’in oturduğunu hayal ettim. İlk günlerde bu bana bir oyun gibi geldi. Fakat daha sonra O’nun benimle birlikte olduğunu anladım. Gerçek İsa’ya, gerçek olaylardan söz ediyordum. O’ndan rehberim olmasını istedim; oldu. Duam bir diyaloga dönüştü. O günün üzerinden elli yıl geçti. Her gün, o koltuğun üzerinde oturan İsa Mesih’le konuşurum.”

Adam ölürken rahip hâlâ oradaydı. İhtiyarın eli son bir hareketle koltukta oturan görünmez dostuna doğru uzanmıştı.

Profesör bana, “Böyle mi dua edilir?” diye sordu.

Ona, “İsa Mesih’in senin kadar yakınımda olduğunu ve seninle konuştuğum gibi O’nunla da konuştuğumu düşünüyorum. Nasıra’da ve Beytlehem’de O’nunla karşılaşan insanlar O’na ezberlerindeki duaları tekrarlamadılar. O’na yüreklerinde ne varsa açtılar, bizler de aynısını yapmalıyız” dedim.

Popp, “2.000 yıl önce Filistin’de O’nunla konuşanların birçoğunun neden O’nun izleyicisi olmadıklarını düşünüyorsun?” diye sordu.

Yahudiler, en yüksek seslileri Yüksek Kurul üyeleri olmak üzere, yüzyıllardan beri Kurtarıcı’nın gelmesi için dua ettiler. Ama O geldiğinde, O’nu aşağılayıp yüzüne tükürdüler ve ölüme gönderdiler. Çünkü istedikleri en son şey, kendi rahat düzenlerini bozacak bir kişinin ortaya çıkmasıydı. Günümüzdeki ulusların birçoğu için de aynı şey geçerlidir.”

Profesör Popp İsa Mesih’e iman etti. Bana şöyle söyledi: “Seni ilk gördüğümde bana verecek bir şeyin olduğu önsezisine kapıldım. Bu tür sezgiler cezaevinde olağandışı değildir. Dış dünya ile tüm ilişki kesildiğinde, gözle görülmeyenler için farklı ve yeni bir duyu (algılama) oluşur.”

Popp ile çok yakınlaştık. Bazen birlikte sessizce otururken, bana zihnimden geçenleri söyleyebiliyordu. Bu olgunun birbiriyle dost olan insanların ve karı kocanın arasında olması gerekir, ama yine de çok nadiren rastlanır.

Mart ayının gelmesiyle birlikte buz saçakları erimeye, kar kümeleri duvar diplerine doğru gerilemeye başladı. Çıplak ağaçlarda tomurcuklar belirmişti ve kuşların cıvıltılarını işitebiliyorduk. Donmuş ellerimiz, paçavralara sarılı ayaklarımız ve soğuktan kaskatı kesilmiş suratlarımızla, yaşamın yeniden başladığını hissettik.

Cezaevinde sıcak bir haber yayıldı. Mahkûmlardan birisi kasabadaki hastaneye götürüldüğünde, ağlayarak yerleri silen bir kadın görmüş. “Ne var, ne oldu?” diye sorunca kadın, “Babamız Stalin öldü” diye hıçkırmış. “Gazeteler yazıyor.” Bizler gözyaşı dökmedik. Herkes heyecanla bu ölümün ne anlama geleceğine dair tahminler yürütmeye başladı. Popp, “Stalin öldüyse, Stalinizm de ölmüştür. Diktatörlükler, diktatörlerinden daha uzun yaşamazlar” dedi.

Başka biri, “Ama Komünizm Lenin’den sonra da yaşamaya devam etti” dedi.

Birkaç gün sonra, Stalin’in Moskova’daki cenaze törenini belirtmek üzere çalan tren düdüklerini ve çan seslerini işittik. Cezaevi gülüşmeler ve küfürlerle yankılanıyordu. Nöbetçiler aksi; görevliler de gergin görünüyordu. Hiç kimse ne olacağını bilmiyordu.

Haftalar süren bir belirsizlik döneminden sonra, Adalet Bakanlığı’ndan yüksek düzey bir yetkili cezaevini ziyaret etti. Cezaevi koşullarını incelemek üzere gönderilmiş olduğunu anladık. Bir hücreden diğerine geçip mahkûmların şikayetleri olup olmadığını sordukça, sessizlikle karşılaşıyordu. Çoğu mahkûm bunun bir tuzak olduğunu düşünüyordu. 4 numaralı odaya geldiğinde, “Benim söyleyecek bir şeyim var, ancak sonuna dek dinlemeye söz vermezseniz başlayamam” dedim.

Yetkili, “Ben de zaten onun için buradayım” diye kibarca yanıtladı.

Söze başladım: “Sayın Savcı, tarihte Pontiyus Pilatus isimli çok ünlü bir meslektaşınız vardı. Kendisinden, suçsuz olduğunu bildiği bir adamın yargılanmasını yürütmesi istenmişti. Pilatus kendi kendine, ‘Boş ver. Sıradan Yahudi bir marangoz için kariyerimi neden riske atayım?’ diye düşündü.

Üzerinden 2.000 yıl geçmiş olsa da, bu adaletsizlik unutulmuş değildir. Dünya üzerinde hangi kiliseye girerseniz girin, İnanç Bildirgesi’nde İsa Mesih’in, Pontiyus Pilatus yönetimi sırasında çarmıha gerilmiş olduğunu duyarsınız.”

Odadakiler benim için endişeleniyordu.

Sözlerime devam ettim: “Yüreğinizi yoklayınız; bizlerin de birer adaletsizlik kurbanı olduğumuzu göreceksiniz. Parti gözünde suçluyduk ve suçlarımızı cezaevinde ödememiz gerekiyordu, ancak içinde bulunduğumuz bu durum, uzatılan bir ölüm cezası gibi. Raporunuzu hazırlamadan önce, bize verilen yemeklere, ısıtmanın olmadığı hücrelerimize, etkisi olmayan basit ilaçlara, pisliğe ve hastalığa lütfen bir bakınız. Çektiğimiz vahşetlerin bazılarını bir sorunuz. Ondan sonra gerçekleri yazınız. Pilatus’un yaptığı gibi, siz de çaresiz insanların ardından ellerinizi yıkamayınız.”

Savcı çok ciddi bir ifadeyle bana baktı ve topuklarının üzerinde dönerek tek bir söz etmeden odayı terk etti. Beni dinlemiş olduğu haberi cezaevinde yayıldı ve diğerlerini de konuşmaları konusunda teşvik etti. Savcı gitmeden önce, cezaevi kumandanının ofisinde kızgın sözlerin sarf edildiği haberini duyduk. Bu olayın ardından nöbetçiler kibarlaştılar; adeta özür dileyen bir tavırları vardı. Bir hafta sonra cezaevi kumandanı işten alındı.

Cezaevi koşullarındaki bu iyileşmeyle birlikte, her gün yatağımdan çıkıp birkaç adım atmaya başladım. Doktor Aldea, beni muayene etmesi için sorumlu doktoru getirdi.

Aldea, “Sizi anlayamıyoruz. Ciğerleriniz bir elek gibi delik deşik, hastalığınız belkemiğinizi de etkilenmiş. Sizi alçıya alamazdık ve yapılacak herhangi bir cerrahi müdahale de yoktu. Şimdi ise eskisinden daha iyi değilsiniz, ama daha da kötüleşmiyorsunuz. Bu yüzden, sizi 4 numaralı odadan çıkarıyoruz” dedi.

Odadaki dostlarım bu habere çok sevindiler. İki buçuk yılın sonunda bu odadan canlı olarak dışarı çıkacak ilk kişi olmam, onlara da cesaret vermişti.

Odadaki bir mahkûm şakayla, “Bu nasıl oluyor rahip? Yaşlı bedeniniz doktorun talimatlarını dinleyip, nasıl ölmüyor?” diye sordu.

Ona, “Sanırım, çalışılırsa bunun tıbbi bir açıklaması bulunabilir. Fakat savaş sırasında olaylara açıklamalar aramak konusunda iyi bir ders aldım. Rusya’da yaşamış bazı Parti yetkilileriyle tanışmıştım. Onlara Sovyetler Birliği’nin din üzerindeki baskınını o sıralar neden gevşetmiş olduğunu sorduğumda, beni ‘Siz bize açıklayınız’ diye yanıtladılar. Onlara bunun Rusya’nın savaşta kalmasına yardım eden Amerika ve İngiltere’ye verilmiş bir taviz olduğunu düşündüğümü bildirdim. Yetkili gülümseyerek, ‘Bir Komünist olarak yapacağım açıklama bu olurdu. Ama bir Hıristiyan olsaydım, bunun, Tanrı’nın dualara bir yanıtı olduğunu söylerdim’ dedi. Sessiz kaldım, o haklıydı. Kutsal Kitap’ta bir eşeğin bir keresinde bir peygamberi azarladığı yazılıdır. Şimdi ben de sizlere söylüyorum, eğer gerçekten iyileşmişsem, bu, Tanrı’nın bir mucizesi ve dualara yanıtıdır.”

Birçok insanın –tanıdığım mahkûmların ve kendi kilise cemaatimin– benim için dua ettiklerini biliyordum. Fakat bunun yanı sıra, dünyadaki binlerce imanlının bu duaya kendi dualarıyla katıldığını ancak yıllar sonra öğrendim.